NEREYE GİDİYORUZ..? / “Quo Vadis” DÜNYA..?

Özelde iş dünyasının, genelde ise insanlığın nereye doğru ilerlediğini analizleyen pekçok rapor yayınlanıyor peşisıra, malumunuz. Bizim gibi profesyoneller ilk aşamada mesleki açıdan, daha sonrasında da birer entellektüel ( daha çok tercih ettiğim tabir ile birer “mütefekkir” ) olarak bakmaya, anlamlandırmaya çalışıyoruz bu raporlara ve çevremizde olup bitenlere.

“Dünya” çok büyük bir hızla “değişiyor” ve bu değişimin en yoğun hissedildiği alanlardan biri de iş dünyası. Deloitte’ un hazırladığı bir rapordan aldığım notları eksen alarak, neler değişti, kendi formasyonumuzu bu hızlı değişime ayak uyduracak şekilde nasıl belirleyebiliriz, kurumlarımızdaki yeni önceliklerimiz neler olmalı, bir birey olarak bizleri neler bekliyor gibi konulardaki düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isterim ;

1- Yeni bir “paradigma” : Hepimiz “dünyaya baktığımız merceği değiştirmek” zorundayız çünkü artık hiçbir şey geçmişteki gibi değil. Ne sınırlar, ne ilişkiler, ne teknoloji, ne “müşteri” ne de “çalışanlarımız” eskisi gibi. Eskiden kastım 50 veya 20 yıl öncesi değil, eskiden kastım “dün”. Hiçbir şey artık “bir gün önceki” gibi değil.

2- İnsan Kaynağımız : Artık her alanda “liderlik yeteneği” ön planda. Şirketlerimiz yerel ve uluslararası rekabette ayakta kalabilmek için her zamankinden daha çok “ekip çalışmasına”  ihtiyaç duyuyor. Artık “iletişim becerileri” yüksek ve “birimler arası koordinasyonu” ön plana çıkaracak bir felsefeye ihtiyacımız var. Şirketlerimizin çalışanlarından beklentileri olduğu kadar, tersi de her zamankinden daha yoğun bir şekilde geçerli. Çalışanlar artık bir “bütün insan” olarak görülmek istiyorlar. Yani Covey hocamızın jargonu ile “bütüncül insan paradigması”; kalpten, beyinden, ruhtan ve fizikten oluşan, herbir bileşenine hitap edilmesi gereken, her bileşeni eş zamanlı olarak tatmin edilmezse verimliliği minimuma inen bir “yapı” olarak insan. İnsanın kudsiyetine binaen oluşmuş bir “değerli varlık” yaklaşımı, sermayeden, sabit kıymetten, makine-ekipmandan daha değerli bir “kaynak” olarak insan ve çalışan insanın en doğal beklentisi olarak “kariyer planlaması”, “eğitim”, “adil performans değerlendirmesi”, “adil ücretlendirme” vs..

3- Teknoloji : Artık en önemli öncelik herhangi bir “t-anında” doğru bilgiye ulaşıp, hızla analizleyebilmemiz ve bu bilgiyi de maksimum verimlilik için maksimum verimlilikte kullanabilmemiz. Burada öncelikle vazgeçilmemiz olması gereken “iş zekası” ve ” ERP – Kurumsal Kaynak Planlama” uygulamalarımız. Kurumsal performans yönetimini azami etkinlikte uygulayabilmemiz için, A’ dan – Z’ ye ( uçtan uca ) tüm “üretim – satış – satış sonrası” süreçlerimizi eş zamanlı olarak kaydedip ölçebilecek durumda olmalıyız.  Unutmayalım; önemli olan “data” biriktirmek değil “enformasyon” elde edebilmek, yani “analiz” ve bu analiz doğrultusunda geri planda sürekli dahili ve harici iş dünyamızı tarayan “aktif bir radar bakış açısı”.

4- Globalleşme : “Kutsal inek”. Ben kişisel olarak çok abartıldığını düşünüyorum ama kesinlikle gözönünde bulundurulması gereken çok önemli parametreler barındırıyor. Herşeyden önce Türkiye ve Türk şirketleri inanılmaz bir hızla büyüyor. Türkiye çok ciddi oranda yabancı yatırım, fon ve yabancı şirketleri “ortak veya direkt yatırımcı” olarak kendisine çekiyor. Türk şirketleri merkezi koordinasyon ve yönetim “hub”ları oluyorlar. Tüm yöneticilerimizin bu yükün altından kalkabilecek “donanıma” sahip olmaları şart. Dünya ile entegre “ortak bir finansman ve yönetim dilini benimsememiz ve kullanabilmemiz” gerekli. Şirketlerimizin, patronlarımızın ve yöneticilerimizin, yönetim dili ve felsefesinde bir “standartizasyon kriterine” sahip olmaları vazgeçilmez.

5- Mevzuat : Hepimizin sıkılarak telaffuz ettiği bu kelime globalleşen dünyada en çok “standartize” olan kavramı ifade ediyor herhalde. Uzmanlarının malumu “küresel bir finans dili” oluşuyor. UFRS ( Uluslararası finansal raporlama standartları ) tüm dünyanın vasatı haline geliyor. Yeni Türk Ticaret Yasası’ nda olduğu gibi ülkeler uluslararası kabul görmüş uygulamalarla paralel, onlarla çelişmeyecek yasalar haline getiriyorlar kendi ticaret kanunlarını. Şeffaflığı ön plana çıkaran “kurumsal yönetim”, ” serbest piyasa dinamikleri”, “risk yönetimi”, ” toplam kalite yönetimleri” gibi kavramlar, biz Türk iş çevrelerini hem dünya ekonomilerine hazırlıyor, hem de çıtamızı bayağı yukarıya çekiyor.

6- Sürekli Beyin Fırtınası : Tüm çalışanların süreçlere aktif olarak dahil olmasını gerektiren bir dünyada yaşıyoruz. Artık “tek adam” lık öldü. İnovasyonların / geliştirme ve yenilemelerin çoğu üretim bandındaki mavi yakalılardan geliyor, icra ve yönetim kurullarının yapması gereken, bunları iyice filtreleyip en doğru ve verimlilerini uygulamaya almak. Bazı fonksiyonlar “outsource” edilebilir, “satınalma etkinliği”, “maliyet minimizasyonu” bizler için olmazsa olmazlar. Gelişen dünya çok farklı şirket / yapı modellemeleri sunuyor; SPV ( Special purpose vehicle’ lar), holdingler, iş ortaklıkları, hangisi bize ve işimize / yatırım planlarımıza en uygun olanlar ?? Coğrafi dağınıklık arttıkça “merkezi “- “otonom” yapılar çekişmesi de artıyor, ikisinin de avantajları var dezavantajları var, dengeleyebilmeyi becerebilmek gerek. Gün geçmiyor ki dünyanun dört bir yanından felaket haberleri gelmesin; depremler, tsunamiler, su baskınları. Müthiş bir varlık ve iş gücü kaybı. Bir “yedekleme” ve “disaster recovery” programımız var mı, varsa doğru çalışıyor mu / çalışacak mı?? KPI’ larımız ( performans kriterlerimiz ) neler, doğru kurgulanmış mı, doğru ve adil ölçüyor mu, yol haritamızı doğru çiziyor mu?

7- Büyüme : “Sihirli kelime”. Şirketlerimiz büyümek istiyor, çünkü patronlarımız kadar “profesyonellerimiz ” de büyümek istiyorlar. Şirketle beraber büyümek !! Ama büyüme ciddi risk getiriyor beraberinde. İlk yatırım aşamasındaki ciddi nakit çıkışı gibi, yeni yasal sorumluluklar gibi, yabancı mevzuata uygunluk gibi, yönetim dağınıklığını yönetebilmek gibi. Sonuç olarak “büyüme” – “karlılık” dengesini kuramazsanız sonu hüsranla bitiyor bu tür maceraların. Bu arada “yatay büyüme” ile “dikey büyüme” arasındaki devasa farkları bilmeden ve de hazırlıklı olmadan bu yola girmiş ama bir daha da çıkamamış, “büyüme kazası” geçirip yok olmuş çok şirket var ortada. Bir diğer hedef te “markalaşma”. Siyasilerimiz, uluslararası yönetim gurularımız şikayet ediyorlar dünya çapındaki “markalarımızın” azlığından. Marka olamıyorsanız, ne “ölçek ekonomisinden” yaralanabiliyorsunuz ne de hayal ettiğiniz finansman olanaklarına kavuşabiliyorsunuz.

8- Sermaye ve finansman : “Özsermaye yetersizliği” maalesef ülkemiz iş dünyasının en kronik sorunlarından biri ve daha uzun bir süre hayatımızda olacak diye düşünüyorum. Oysa ki şirketlerin oluşturduğu net nakit ve fon fazlalarının özsermayeyi güçlendirecek şekilde kullanılması bu ülkeye neler kazandırır, hayal dahi edemiyorum. Evet maalesef ciddi bir kaynak israfı söz konusu. Ülkemizin sermaye piyasalarının gelişmesi ve dünya ile entegre olması beraberinde ciddi avantajlar ve de ciddi riskler getiriyor. “Halka arz” ucuz ve etkin finansman için biçilmiş kaftan. “Uluslararası sermaye ve fonların”, iyi yönetilmesi durumunda katkıları inanılmaz. Özsermaye yeterliliği ile beraber diğer bir kavram “sermaye verimlilik oranları”. Sektöre ve hatta şirkete göre değişse de, anlamlı, sürekli ve sürdürülebilir rasyo analizleri ile yönetim etkinliğini arttırmamız şart. “Nakit yönetimi” başlıbaşına bir konu, alacakların yönetimi, “bad debts” yönetimi…“Kar” pamuk balya ise, “nakit” demir bilya, unutmamalı, unutturmamalı….

Bu satırlara kadar sabredenlere, ki onlara özel bir teşekkürü borç bilirim, asıl mesajım ise bu teknik sayılabilecek ayrıntıların biraz daha ötesinde. Yukarıda sayılanlar sadece yönlendiğimiz / yönlendirildiğimiz “iş dünyasının” vazgeçilmezleri değil. Aslında herbir maddede ifade edilenler birey olarak bizlerin, geleceğin dünyasında, etrafımızı kuşatanlar. Herbir madde bir şirket için geçerli olduğu kadar, hayatta kalmak, gelişmek, ilerlemek isteyen münferit şahıslar için de geçerli değişik şekillerde. Bu gözle anlamlandırmaya çalıştığımızda, aslında herbirimizi bir çok “yeni rol ve sorumluluğun” da beklediğini görebiliyoruz.

Zaten insanoğlu “nefis muhasebesi” yapmadan, rotasını her gün yeniden gözden geçirmeden, kendini denetleyip düzeltmeden yeni dünyalara nasıl yelken açar, açsa dahi yolda telef olmadan nasıl erişiriz menzil-i maksuda ??

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

1 Kasım 2011

About LÜTFULLAH KUTLU

69 doğumlu, Boğaziçi Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu, yönetim danışmanı, profesyonel yönetici, evli, çocuk sahibi, insan olma sorumluluğunun bilincine varmaya çalışan...
Bu yazı İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s