KONUŞMA, KARIŞMA, ÇALIŞMA..! YAĞ ÇEK..!!

Değerli dostum ve konusunun hakiki bir uzmanı olan Gürsoy Erol‘ la sohbetimizde ağzından dökülen bir cümlenin parçacıkları idi yukarıdaki başlığın ilk kısmı. “Üstadım” demişti “Maalesef hem kamunun hem de özel sektörün küçümsenmeyecek bir kısmında hala (Konuşma, Karışma, Çalışma) ilkesi geçerli”. Bu cümle içimde ukde olup da bugüne kadar değinemediğim bir konuyu yazıya dökme fırsatını verdi bana, bu vesile ile Gürsoy Bey’e müteşekkirim. Beynimin “şeytani kısmı” ise “müstehzi bir ifade” ile tamamlayıverdi cümleyi; “Yağ çek yeter..!”…Aman Allah’ım..! “Asla teslim olmayacağım bu şeytani düşünceye…” diyerek sıcağı sıcağına, toplumsal hayatımızın bu kanayan yarasına kendi çapımca neşter vurmaya çalışacağım…

Tüm yöneticiler etraflarında kendilerini öyle ya da böyle “etkilemek” isteyen çok sayıda birey olduğunu bilirler ama bu etkiye ne denli “açık ve korumasız” olduklarının pek de farkında değillerdir. Hele hele günümüzün önemli meselelerinden biri olan “narsist yöneticiler” kişilikleri gereği bu gerçeği “algılama ve gereken tedbirleri alma” konusunda tamamen “savunmasızdırlar”. Maalesef “etrafı bir dalkavuklar ordusu ile sarılmış” pekçok “aslen etkin” yönetici ve liderin zaman içinde “gerçeklik duygusunu” nasıl kaybedip son derece yanlış ve zararlı uygulamalara imza attıklarına şahit oluyoruz, hem toplumsal hayatta hem de iş yaşamında.

Başlıktaki gibi; “konuşabilecek bilgiye, karışabilecek cesarete ve çalışabilecek donanıma” sahip olmadığı halde, üst düzey yönetici pozisyonlarını işgal eden pekçok profile rastladım bugüne kadar. “Siyasi hayatımız, sivil toplum kuruluşlarımız, entelektüel çevrelerimiz” biraz dikkatle bakıldığında hemen ayrışıveren bu tip şahsiyetlerle dolu. Hep merak etmişimdir bu başarının(!) sırrını ?!! Sözkonusu vakalarda “marifet” galiba en hafif tabiri ile “dalkavukluk, yağ çekebilme yeteneği” olarak tanımlanan ama “evet efendimcilik”, “ilkesizlik”, “bana necilik”, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılık” vs..vs.. gibi tabirlerle de farklı şekil ve uygulamalarla hayatımızda her daim yer alan durumlarla ilgili…

Çoğumuz daha hayatımızın ilk dönemlerinde “insanların sevgisini kazanabilmenin” en kestirme yolunun “onlara olan beğenimizi ifade etmek” olduğunu öğreniyoruz. “Yağ çekmenin, sürekli iltifatların, kayırmaların” arkasında bu kadar “insani bir dürtü” var aslında. Ve maalesef birer insan olarak yönetici ve liderler de “kendilerini seven, bunu sürekli gösteren, sempati duydukları şahısları tercih etme yönünde bir eğilime sahipler”. İşte bu eğilimin; yönetici tarafından “farkedilip, kontrol altında tutulmadığı durumlarda”, hele bir de çalışanlar tarafından kötüye kullanılıyorsa, son derece olumsuz tabloları çıkıyor karşımıza. “En temel sebep” tabii ki “bu yolla sağlandığı düşünülen iş güvencesi”. Yöneticisinin sevgi ve tercihine mazhar olan çalışanlar, işlerini bir ölçüde daha güvende görüyorlar.

Herkes “iltifat edilmekten” hoşlanır ama “kendisiyle fazlaca ilgili olanların” sözkonusu “dalkavukluk tuzağına” düşmeleri çok daha kolay. Özellikle “narsist eğilimler” taşıyanların, ölçüsüz pohpohlamalar karşısında çok savunmasız kaldıkları aşikar. Çekilen yağların sonucu, kendilerinde varolmadığı halde varmış gibi düşündükleri güç ve niteliklere atfen, hem kurumlarını hem de kendilerini ateşe atan bir tavra rahatlıkla bürünebiliyor narsizmin doruklarında, burnu bir karış havada, hırsı aklından daha yükseklerde olan kişilikler. Zamanla “kendilerini rahatsız edecek zor soruları ve sindirilmesi müşkül acı gerçekleri duymaktansa”, kendilerini “izole” ediyor ve “fildişi kulelerine iyice kapanıveriyorlar” yardakçıları ile birlikte. Gerçekleri yüzlerine çarpan ve “kral çıplak” diyen müstesna bireyler de “kötü çocuklar” oluyor gözlerinde bu tür yöneticilerin ve takipçilerinin.

Tüm bu olumsuzlukları engellemenin yolu, yöneticilerin eleştiri ve dalkavukluk mefhumlarını doğru analiz edebilmelerini sağlayacak bir “değerler manzumesine” sahip olmalarından geçiyor. Keşke her yönetici ve liderin çevresinde “acı gerçeği tüm açıklığı ile söyleyebilecek, sadık, kendisini kurumun menfaatlerine vakfetmiş, kurumun vizyonunu benimsemiş ve bir kontrol listesi fonksiyonu görebilecek” şahıslar olsa!..Bu şahıslar “ölümcül tuzağa” düşmesine engel olabilir liderin. Bu şahısların olmadığı durumlarda ise, ki çoğu zaman böyle bir lükse sahip değiliz zaten, hangi yollarla engellenebilir “yağcı” takipçilerin “manipülasyonları??”

1- Değerleri ve vizyonu ilişkilerin merkezinde ve herşeyin önünde tutmak: Anayolun hangisi olduğunu bilmiyorsak, yanlış yola sapmak çok kolaydır.

2- İç sesine, vicdanına güvenmek: İç sesimiz kullanıldığımızı söylüyorsa, bu büyük ihtimalle doğrudur.

3- Her koşulda doğruyu söyleme kültürünü geliştirmek, bunu yapanları korumak: Çevremizde her koşulda, hoşlansak da hoşlanmasak da “istediğimizi değil ihtiyacımız olanı” söyleyecek akil adamlar tutabilmek zorundayız.

4- Örnek olmak: Başkalarından beklediğimiz etik standartları ilkönce biz karşılamalı ve uygulamalıyız ki, canlı bir örnek teşkil edebilelim takipçilerimize.

5- Ayrık otlarına, muhaliflere tahammül etmek: Muhalif olanlara, farklı fikirde olup da bunu ifade etmek isteyenlere yaşam hakkı vermeliyiz. “Farklı fikirlerin çatışmasından gerçeğin doğacağına olan inancımızı korumak zorundayız”.

6- Doğru delegasyon yapmak: Delege edip işin ardını bırakmaktansa, delege edip sonuçları takip etmek çok daha doğru ve etkin olacaktır. “Emaneti ehline” tevdi ettiğimizde, “ehil olmayanların” kendilerini korumak adına bizi kullanmaları ve manipüle etmeleri de bu oranda zorlaşacaktır.

7- Müşteri ve tedarikçilerle sıkı ilişkiler kurmak: “Organizasyonun dışındaki üçüncü partilerin geri bildirimleri”, bizi pekçok problem ve fırsattan haberdar ederken, “ilkesiz çalışanların yanlış yönlendirmelerinden de” belirli oranlarda koruyacaktır.

8- İletişim, iletişim, iletişim : Şirketin “sadece belirli katmanları” ile değil, tüm katmanları ile “interaktif bir iletişim”, bize kadar ulaşmayan, ulaştırılmayan gerçeklere ulaşmanın belki de en kolay yoludur.

“Yağ çekilmek, sakız çiğnemek gibidir. Keyfine varın ama sakın yutmayın – Hank Ketchum”

Beynimin ürettiği şeytani “yağ çek, kazanırsın” mesajlarına bugüne kadar “itibar etmedim” Allah’ a şükür. Bu nedenle “çekilen yağlardan da” pek etkilendiğimi sanmıyorum. Ama sürekli kendime tekrar etmekten de alamıyorum kendimi; “sen sen ol, insanların iyi niyetindense, kendi değerlerine ve ilkelerine sarıl, onlara başvur, ipini sağlam kazığa bağla, sonrasında pişman ve zelil olma…”

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

8 Nisan 2012, Pazar / 16:27

Reklamlar

About LÜTFULLAH KUTLU

69 doğumlu, Boğaziçi Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu, yönetim danışmanı, profesyonel yönetici, evli, çocuk sahibi, insan olma sorumluluğunun bilincine varmaya çalışan...
Bu yazı İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

9 Responses to KONUŞMA, KARIŞMA, ÇALIŞMA..! YAĞ ÇEK..!!

  1. Julide SUNER dedi ki:

    Lütfullah Bey, öncelikle yine ” elinize sağlık” demek isterim.. Çok güncel bir konuyu, yine keyifle kaleme almışsınız.

    “Dost acı söyler” atasözümüzü özümseyip, aklımızın bir köşesine kazımadığımız sürece, pek çok yönetici, “yağ çeken”lerin yarattıkları yalancı pembe dünyanın içinde memnuniyetle yaşayacak, “yağ çeken”ler de yarattıkları bu sistem içinde yaşayıp gidecekler. Çünkü, aslında kendine güveni olmayan bazı yöneticiler de şahsi menfaatlerini devam ettirebilmek için bu tip “yağcı” insanlardan gayet güzel faydalanıyorlar. Ve maalesef bu sistem, birçok dürüst, çalışkan ve gerçekten şirket menfaatleri için çalışan yararlı insanı da çiğneyip yutmaya devam edecek.

    Selamlar…

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Teşekkür ediyorum Jülide Hn;

      Çok sık tekrarlıyorum ama pekçok durum için geçerli; “emaneti ehline vermek” zorundayız. Hem kendimiz, hem muhatabımız hem de toplum için. Kısa vadeli kazançların kör ettiği ortamlarda, hele ahlaki kaygılar ve sorumluluklar da ortadan kalkmışsa pekçok kişi “yağcılık sakızını neredeyse çiğnemeden yutmayı” tercih ediyor. Biz inandıklarımızı yaymaya devam edeceğiz, zerre miktarı faydası olacaksa ne mutlu…Yorumlarınızla verdiğiniz destek ve sağladığınız katkı için tekrar teşekkür ediyorum…

      Selamlar;

  2. Lütfullah Bey,

    Yazınızda bana verdiğiniz paye için teşekkürler :)

    Yağ çekme konusuna arz-talep bağlamında bakıyorum. Birisinin yağ çekme arzı var. Ötekinin de yağ çekilme talebi. Yağ çekenin zorluğu şuradan geliyor: yağ çekmek güvensizlik duygusunu gösteriyor. Yağ çekmezse istediğini alamayacak. Yağ çekilenin zorluğu ise şu: çekilen yağ gerçeklik duygusunun kaybolmasına neden oluyor. Yağ olmadığında güvensizlik duygusu yaşıyor.

    Bir de kurumsal yağ çekme var. Kurumsal yağ çekme medya, gazeteler, TV’ler, dergiler aracılığıyla toplum nezdinde yapılıyor. Kurumsal yağ çekilen kişi bir siyasetçi, işadamı, bürokrat veya önde gelen bir kuruluşun CEO’su olabiliyor. İstenen elde edilinceye kadar kurumsal yağ çekiliyor. Kişi buna kendini bir kaptırdı mı eyvah eyvah. İlk sarsıntıda tepetaklak gidiveriyor.

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Gürsoy Bey;

      Katkılarınız için asıl ben teşekkür ediyorum. “Kurumsal dalkavukluk” tabii ki önemli bir sorun, bir makalenin içine sığamayacak kadar da geniş bir içeriğe sahip. Bir iktisatçı olarak sizin arz-talep yaklaşımınız, böyle bir konu için orjinal geldi :-)) Her arzın böyle bir taleple karşılanması etik olmadığı gibi, talebe de bu kadar arzın oluşması manevi standartlarımız hakkında derin derin düşündürüyor beni…

      Selamlar;

  3. Ekrem Veli Çıtak dedi ki:

    Sayın Lütfullah Kutlu,

    Farkında olacak mısınız bilmem. Yazınızı okuyanların ya sesi çıkmayacak yada çıkan sesler ne yazık ki uyanması gereken kitleden olmayacak. Fildişi kulelerine kapananlar çoktan kapılarını kilitlediler. Kapılarının girişine de bir tür türevlerini koydular bekçi niyetine.

    Burada, görevleri gereği alt ve üst kademenin iletişimsizliğini gidermek ve söylenemeyecekleri “elçiye zeval olmaz” ilkesi ile iletecek, uyumsuzluğu ve diğer pürüzleri giderecek hatta takım ruhununun temellerini atabilmek için uygun koşulları sağlamak olan IK ne yazık ki kilit rolü üstleniyor.

    Üzücü ama çalışanları saran o korku onları da kollarında tutuyor veya çoktan egonun eline geçmişler.

    İlk durumu ele alırsak, kim görevini yerine getirmek isterken uyuyan devi uyandırmaya cüret edebilir ki ? Bu örneğe toplumun birçok kesiminde ve farklı rollerde rastlamıyor muyuz ? Eğer iş dünyası ise sorun ve kabartılmış egolar ise engel, bu barikatı ilk delmesi gereken IK değil midir ?

    Bu güruhun iyi niyetli ama haklı korkular taşıyan ilk kısmının durumu. Ya üstü ile aynı egolara sahip ve yağcı politikaları benimsemiş ve yol edinmiş olan ikinci kısmına ne demeli ?

    İş dünyası gibi herkesin herkes için bir rakip hatta düşman olduğu bir kazanda kim kime açık yüreklilikle hatalarını söyleyebilir? Kim kime bu kadar dürüst ve içten olabilir ?

    Yaraya neşter vurduğunuz doğru ama ne yazık ki yazınız bu eğilimde olan hiç kimsenin önüne ulaşmayacak. Ulaşsa bile kendine kondurmayacak ve okumayacak.

    Aksi olacak ise ben denemeye hazırım. Bu yaşıma kadar ve bunca senemde denedim, düştüm ve tekrar denedim, birşey elde etmedim “kötü” olmakdan başka.

    Korkum yok, birde sizin için sizin yönteminizle denerim…

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Ekrem Bey;

      Duyduğunuz hayal kırıklığı cümlelerinize yansımış ama ümitsizlik çukuruna düşmeyelim ne olur…Şair ne demiş “sade siz derdi bilin, sonra kolaydır derman”. Tabii ki büyük bir toplumsal yaradan bahsediyoruz, sadece bizim toplumumuza da has değil, dünyayı pençesine almış ilkesizlik ve adaletsizlik sarmalinin sadece bir parçası…Ama ne olursa olsun, denememiz gerek.

      Yıllardır İK sorumluluk alanlarımdan sadece bir tanesi, ben bir uzman İK’ cı değilim. Bahsettiğim sorun ise zaten sadece İK’ cılara bırakılamayacak kadar büyük ve yapısal. Makalenin konusu olan mesele küçümsenemeyecek ve toplam refah açısından son derece olumsuz sonuçları olan bir mesele. Kabul etsek de etmesek de yöneticiyi, takipçiyi ve toplumu denklemden çıkaramazsınız yani aslında hakikaten “bindiğimiz dalı kesiyoruz”.

      Sonuç olarak bize düşen; düşünmek, uyarmak, aksiyona geçmek. Bizim konuşacak bilgimiz, karışacak cesaretimiz, çalışacak donanımımız var çünkü.

      Selamlar;

      • Ekrem Veli Çıtak dedi ki:

        Sayın Lütfullah Kutlu,

        “Sen yanmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa ?” sanırım duruma daha uygun olurdu. Burada bana soracak tek bir soru kalıyor.

        Gerek böylesine bir konuda, gerekse başka alanlarda ben yansam, siz yansanız başka yanacak kimse yoksa kül olduğumuzla kalırız. Hele ki kişinin yakacak kendisinden başka birşeyi kalmadı ve son mermisi de namlusunda ise.

        Peki ya sonra ?

        İdealler açısından dediğinizi haklı bulmakla beraber yanacak olanın sadece 3-5 idealist olacak olması ve dalgaların devamının gelmemesinin etkisizliği beni üzüyor.

        Sizde takdir edersiniz ki hem idealist olmak hem de başarılı olmak zor ve emek açısından pahallılıktan öte kader ya da şansa kalmış bir çifte kazanımdan öte birşey. Değil mi ?

        Saygılarımla,

        Ekrem Veli Çıtak

  4. Ayşegül Çelikkesen dedi ki:

    Lütfullah Bey,

    Güzel yazılarınızı büyük bir zevkle okuyor ve hepsine gönülden katılıyorum. Bu yazınız benim uzun süredir sloganımdı. Aynı sözlerin yazıya döküldüğünü görünce dayanamayıp sizi tebrik etmek istedim. Kaleminize sağlık.

    “Kral Çıplak” diyerek gerçekleri cesaretle söylemenin bedelini yaşamış biri olarak yazdıklarınıza bir iki cümle eklemek istiyorum izninizle. Yağ çekilen kesimin, yani ego denizinde boğulmuş yöneticilerin oldukça sığ vizyona sahip olmaları “çalışan” insanlarda yöneticiye güvensizliği arttırıyor. Sonrasında doğal olarak “çalışan” itiraz etmeye başlıyor ve kötü adam pozisyonuna kendiliğinden düşüyor. Sonuç, bugüne kadar yaptıklarınız için teşekkür ederek İK’ya belgeleri imzalamaya gitmenizi istiyorlar. Bu sığ durumu görüp İK’ya gidene kadar olan süreçte genellikle “çalışan” için katlanılmaz ve mobbing ile donatılmış bir zaman tüneli başlıyor. Zira ego denizi ve yağdanlık kıvamında diğer “çalışmayanlar” bu süreci allayıp pullayarak stresin zirve yapmasına özellikle yardımcı oluyorlar “çalışanda”. Mobbing… İşte son zamanlarda ön plana çıkan konulardan biri, nedeni “çalışmayan”, egolu üst düzey yöneticiler. Hukuken bile çözümlenemediği düşünülürse bu konunun kökten çözümünün ilkeli ve omurgalı insan olmaktan geçtiğini ne işveren ne de devlet göremiyor ve “çalışan”ın yanında olmayı beceremiyor.

    Dürüst ve açıksözlü olmak cesaret ve özgüven ister. 10. köyde görüşmek dileğiyle….

    Sevgilerimle.

    Ayşegül Çelikkesen

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Ayşegül Hn;

      Teşekkür ediyorum katkınız için. Biz yine de hem kendimize hem çevremize “Kral Çıplak” deme cesaretine devam edelim. “Ego denizinde boğulmak” çağımız insanının önemli bir hastalığı maalesef…Kişisel çabalar eninde sonunda cevap verecektir daha sağlıklı, huzurlu ve verimli bir iş ortamı için…

      Selamlar;

LÜTFULLAH KUTLU için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s