KONUŞUN..! SUSMAK ÖLDÜRÜR..!

demişti “Bilge Adam” bir sohbetimizde. Bu “Bilge Adam” babamdı, muhatapları da biz üç kardeş… Konuyu hatırlamıyorum, belki de bir alıntıydı ağzından dökülen bu üç kelime ama o günden bu yana aklımda…

En son ne zaman dilinizin ucuna kadar gelen kelimeleri “aman değmez buna” diyerek “yuttunuz”? Ya bu bir “alışkanlık” haline dönüşmüşse? İnsanlar genelde kişisel veya kurumsal problemlerle karşılaştıklarında “suskunluğu” tercih ediyorlar fakat bu “suskunluğun” bireysel ve toplumsal “maliyetini” gözardı ediyoruz maalesef…

“Gördüğümüz yanlışları dile getirmekten, fikirlerimizi beyan etmekten, farklılığımızı ortaya koymaktan, düşüncelerimizi dillendirmekten” bizi alıkoyan nedir, hem özel hayatımızda hem de çalıştığımız kurumlarda? Utanıyor muyuz, münakaşadan mı çekiniyoruz, yoksa işimizi kaybetmekten mi korkuyoruz? Öyle ya toplumsal ve ekonomik hayat zorlaştıkça, “cezalandırılırız, işimizi kaybederiz” korkusuyla biraz daha “suskun”, biraz daha “edilgen”, biraz daha “pısırık” oluyoruz gün geçtikçe. Oysa şahsi gözlemim şu ki; suskunluğun ciddi bir “psikolojik maliyeti” var üzerimizde, “aşağılanmış” hissediyoruz kendimizi, sürekli ve ısrarlı bir “öfke” büyüyor içimizde, ifade edemezsek duygularımızı, bu olumsuz hislerimiz “zehirliyor” tüm ilişkilerimizi, “öldürüyor” verimliliğimizi…

Galiba sessiz kalışımızın temelinde o güne kadar kurduğumuz “ilişkileri koruma” ve “yürüyen işimize takoz koymama” güdümüz yatıyor. Zaten pekçok organizasyon da çalışanlarına,  açıkça veya imaen, “işlerini korumanın ve kariyerlerine devam etmenin” en emin yolunun “problemsiz, uyumlu, sessiz ve edilgen” olmaları gerektiği yönünde “telkinler” veriyorlar. Ve maalesef “sürüden ayrılanı kurt kapıyor”, çalışanlar “cezalandırılıyorlar”, ya işlerini kaybederek ya da varlık sebeplerini yitirip “yabancılaştırılarak”

Sessizliğimiz, “farklılıklarımızı baskılayarak” başlıyor çoğu zaman. “Ayrık otu” olarak değerlendirilmek istemiyoruz. Çoğumuz için susup “uyumlu görünmek”, tartışıp “tansiyon oluşturmaktan” çok daha evla. “Statü” kaybetmekten ya da “dışlanmaktan” korkuyoruz. Bu uğurda ekip üyeleri ve diğer çalışanlarla kurduğumuz, yüzeysel de olsa, “ahenk”, “kutsal inek” gibi dokunulmaz oluyor bizim için. Arkadaşlarımızın ve üstlerimizin “yapmamızı istediklerine inandığımız şeyleri yapıyor, söylememizi istediklerine inandığımız şeyleri söylüyoruz”. Tek bir “aykırı sesin” çıkmadığı toplantıları bitiriyor, kapanış konuşmasında da “bugün müthiş bir ilerleme kaydettik, herkes yol haritasında mutabık, ekip dayanışması mükemmel” diyerek kendimizi avutuyoruz. Söylemek istediklerini söyleyip de rahatlayamayanlar, içlerinde biraz daha büyüyen “öfke ve sıradanlaşma hisleri” ile terkediyorlar toplantı odalarını.

Sessizlik başka alanlarda da hüküm sürüyor bir “taktik” olarak. “Patronlar çalışanların” taleplerini, “idareciler halkın” taleplerini, “babalar çocuklarının” taleplerini “sessiz” kalarak geçiştiriveriyorlar, “nasılsa unutulur” zannı ile. Oysa ki “zan” çoğu zaman yanlıştır..!

Daha iki gün önce döndüğüm tatil köyündeki çalışan “müdürüm beni sevecek ki prim alıp yükseleyim, sevimsiz sorular sorar, eleştiriler yaparsam, yüzde yüz haklı olsam bile, bindiğim dalı kesmiş olurum. Ben de susup bekliyorum” demişti, “neden sıkıntılarınızı müdürünüzle paylaşmıyorsunuz?” soruma karşılık. Al iş dünyasını vur toplumsal hayata, fark göremeyeceksiniz…

Halbuki “kandırıyoruz” kendimizi. Kurduğumuz ilişkileri koruyor zannediyorken veya işimiz halloluyor diye düşünürken, sadece zararı daha da arttırmakla kalıyoruz. Susmak hiçbir şeyi “çözmüyor”, farklılıklarımızı da “yok etmiyor”, sadece “derinlere itiyor, hasıraltı ediyor”. Her hasıraltı edişte, öfkemiz, kırgınlığımız, içerlemelerimiz, hayal kırıklıklarımız büyüyor, kurduğumuz ilişkileri olumsuz yönlendiriyor, “kopuyoruz” aslında insanlardan. Sonuç; “yükselen koruma duvarlarımız”. Sustukça güvensizleşiyor, güvensizleştikçe paranoyaklaşıyor ve “aşılmaz zannettiğimiz” ama son derece “gereksiz ve dayanıksız kaleler” örüyoruz etrafımıza. İlişkilerimizi koruyalım derken, tamamen “kopuyoruz insanlardan ve yalnızlaşıyoruz” içimizde. Bu bir “kısır döngü”… Korktukça ve ördükçe duvarları, daha bir korkak ve utangaç oluyoruz “konuşmak için”, “güvensizlik” büyüyor ve bu “suskunluk girdabı” bizi içine çekiyor…

Kurumların uğradığı “zarar” da cabası… Çalışanların “sessiz kaldığı” her durumda, sahip oldukları son derece değerli “bilgi ve tecrübe”, paylaşılamadan “heba ediliyor”. Oluşabilecek müthiş “katma değer”, varolma şansını hiç bulamıyor…

Ne yapmalıyız bu “suskunluk girdabından” kendimizi ve kurumlarımızı kurtarabilmek için? Bu “suskunluk girdabını” bir “iletişim sarmaline” nasıl dönüştürebiliriz?

– Fikrini beyan edenleri, düşüncelerini ifade edenleri, “suskunluk girdabından” çıkmak isteyenleri, cezalandırmayıp ödüllendirerek,

“Konuşma kültürünü” kurumlarımızdaki ve toplumumuzdaki hakim kültür haline getirerek,

– Bu sorumluluğun sadece yöneticilerimize bırakılmayacak kadar önemli olduğunun bilincinde, hepimiz “gerekli medeni cesareti” göstererek,

– Gücümüzün “bilincinde” olarak. Hepimiz kendimizi ifade edebilecek ve çevremizdekileri de buna “cesaretlendirebilecek” güce sahibiz. Kabul, “pasiflik” her zaman “aksiyonerlikten” güvenlidir ama asıl “değer üretenler” meydana çıkma cesaretini gösterenlerdir. Birilerinin çözüm bulmasını bekleyeceğimize “ilk adımı” biz atalım, her adım bir sonrakini kolaylaştıracaktır zaten. Belki de suskunluğumuzu bozarak atacağımız “ilk adım”, muhatabımızı da “teşvik edecek”, onunla bir noktada buluşup “çare üretmemize vesile olacaktır”.

– Yöneticilerin performansının, çalışanların performansına bağlı olduğunu unutmayarak. Üretilen her iyi fikrin, nihayetinde “yöneticinin artı hanesine” gideceği gerçeğiyle, “fikir ve değer üretme” süreçlerine gerekli desteği vererek,

– Bazen “normal dışı” bir cesaret ve özgüven sergileyerek. “Suskunluğun” hükümran olduğu yapılarda “Don Kişot’ lara” çok daha fazla ihtiyaç var tabii ki. “Fikir ve değer üretmeye” engel olan “suskunluk girdabındaki” yapılarda, “normları” yıkacak Deli Dumrul hamleleri gerekiyor…

– Destek alarak… Konuşalım, göreceğiz ki bizimle aynı fikirde olan ne kadar çok kişi varmış. Onların desteği “söylediklerimizin meşruiyeti ve değeri açısından da” en büyük “güvencemiz” olacaktır.

Rahmetli babam galiba biraz eksik söylemiş. Bence;

“Konuşun..! Susmak önce süründürür, sonra öldürür..!”

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

17 Temmuz 2012, Salı / 16:44

Reklamlar

About LÜTFULLAH KUTLU

69 doğumlu, Boğaziçi Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu, yönetim danışmanı, profesyonel yönetici, evli, çocuk sahibi, insan olma sorumluluğunun bilincine varmaya çalışan...
Bu yazı İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

12 Responses to KONUŞUN..! SUSMAK ÖLDÜRÜR..!

  1. leventsumer dedi ki:

    Lütfullah Bey, Yazınız çok güzel, teşekkürler.

    Saygı ve itaat ile haklarını savunmak arasında ince bir çizgi var aslında. Aradaki farkı ayırtedebilen, özgüven sahibi kişiler, hangi ortamda olurlarsa olsunlar, olması gereken zamanda “doğru”yu konuşmaktan çekinmeyecektir. Ancak günümüzün maddi koşulları sebebiyle statü kaybetmemek, ev kirasını veya banka taksidini ödemek için maaşını kaybetmemek, ailesinin geçimini sağlamak için işini kaybetmemek ve çoğu zaman kıt kanaat sahip olduğu ve kaybederse tekrar bulmakta zorlanacağı şeyleri “kaybetmemek” adına susuyor insanlar maalesef. Küçüklükten gelen bir eğitim aslında insanın susması gereken yerde susup konuşması gereken yerde güvenle konuşabilmesi. Boş konuşmakla da karıştırmamalı insan konuşma özgürlüğünü. İnsanın yaşam kalitesi ve hayatta yapmak istediklerini özgürce yapabilmesi için herşey 4 tane “öz”de yatıyor aslında: Özgüven, özsaygı, özirade ve özdisiplin. Selamlar…

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Levent Bey;

      Son derece öz bir “4 öz”. Atalar “Kahrolası viranede evlad-ü iyal var” demişler, mesele sadece günümüzün meselesi değil tabii ki. Ama insan olmanın sorumluluğu “konuşmayı” gerektiriyor, biz ise bazen “konuşmak” ile “koşuşturmayı” birbirine karıştırıyoruz.

      Selamlar, sevgiler;

  2. Duygu dedi ki:

    Yazınızın başında düşündüklermizi ifade etmekten bizi alıkoyan nedir diye sormuşsunuz ya. Benim hayatımdaki ilk sebebi söyleyeyim: “Karşıdakinin beni doğru anlayıp gerekli düzenlemeyi yapacağına inanmayışım.” Benim ortaya koyduğum fikirler, gerçekler sadece benim karakterim için yapılacak dedikodulara malzeme olmaktan başka bir işe yaramayacağı için susuyorum. Gün geçtikçe bişeylerin değişeceğine olan inancımı kaybettikçe daha da suskunlaştığımı, daha bir uyumlu daha bir takım üyesi olduğumu anladım. En son dün eşim iş yerindeki benzer bir sıkıntısını anlattığında, “Neden bişeyleri değiştirmeye çalışıyorsun ki, nasılsa seni duymazlıktan gelip kendi egolarının emrettiğini yapacaklar. “Salla başı al maaşı”, “kendini parçalama boşuna” derken buldum kendimi. Daha 5 yıldır iş hayatında olan genç bir çalışan için ne kadar acı değil mi?

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Duygu Hn;

      Maalesef “salla başını al maaşını” zihniyeti insanı bir noktaya kadar taşıyabiliyor, sonu her açıdan hüsran. Hepimizin biran önce bu tuzaktan kurtulması şart, kendimizi gerçekleştirebilmek, mutlu ve verimli olabilmek açısından. İnsan olmanın sorumluluğu da “konuşmayı” gerektiriyor zaten, susup “teslim olmayı” değil…

      Selamlar;

  3. Ertan dedi ki:

    Çok güzel bir konuya değinmişsiniz, Levent bey.

    İş hayatında başkaları tarafından onaylanmak da, işte bu yanlış ama yaygın anlayış yüzünden gereğinden fazla önemseniyor. Özellikle doğru olduğuna inandığımız konularda; başkaları tarafından onaylanmasa bile, güç ve yetki sahibi kişiler karşısında cesaretle, “açıklık, dürüstlük ve tarafsızlık değerlerine uygun olarak” fikir ve önerilerimizi dile getirmek gerekiyor.

    Ancak, gerçek şu ki; pek az profesyonel yönetici ya da kurumsal şirket (HR) tarafından bu yaklaşım destekleniyor ve kabul görüyor. Çoğunlukla bu yaklaşım “duygusal bir tepki” olarak değerlendiriliyor. Sonuçta; makul olmayan bazı istekler sessiz kalarak onaylanmış, zaman kaybı ve verimsizliğe yol açılmış oluyor. En nihayetinde de, şirketlerin ortak hedefleri “OPEX Optimizasyonu”na dönüşüyor :( Susar mısın? Güler misin? Ağlar mısın?

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Ertan Bey;

      Bize düşen de “onaylanmak” adına değil, “inandığımız doğru” adına çaba göstermek. Mücadeleye devam…

      Selamlar;

    • leventsumer dedi ki:

      Ertan Bey,

      “Duygusal tepki” konusu bence üzerinde çok konuşulması gereken ve birçok yöneticinin çalışanını susturmak için kullandığı bir ifade, yöntem belki de. Siz aslında savunduğunuz değerlere göre görüşünüzü dile getiriyorsunuz, ancak bu fikir size “duygusal yaklaşım” gibi bir eleştiri ve ardından gelen tavsiyelerle sönümlendirilmeye çalışılıyor. Tamam, millet olarak duygusalız ve bu bence güzel bir özellik, ama mantığın önde olması gereken yerde de ona göre davranıp konuşmak da gerekli.

      Selamlar.

      • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

        Levent Bey, Ertan Bey;

        Vurguladığınız hususlar hakikaten önemli ve iş hayatımızın “kanayan yaralarından” biri aynı zamanda. Pek çok “yolun başındaki yönetici adayının” da uzun yolculuklarının ilk metrelerinde heba olmasına neden oluyor bu “engelleyici ve kısırlaştırıcı tutum”. Yine de bildiklerimizi ve doğru olduklarına inandıklarımızı anlatmaya ve savunmaya devam…

        Selamlar;

  4. Fatih Cantürk dedi ki:

    Öncelikle konuyu değerler etiketi altında işlemeniz gerçekten çok anlamlı ve DEĞERLİ. Başta bunun için olmak üzere konunun içeriğinin de niteliği nedeniyle teşekkür ederim.

    Konuyu şu açıdan bakarak kısaca yorumlamak istiyorum;

    Değer ve fark yaratanların hayatlarını ve sistemlerini incelediğimizde… Bu, ya da buna benzer felsefede hareket ettiklerini, pratiklerini bu doğrultuda geliştirdiklerini gözlemleyebiliriz.

    Çıtanın yükselmesi, iyiyi doğruyu ve güzeli yapmanın sistematiği başta lider ve yöneticilerin egolarını bir kenara koyarak ve farklı düşünenleri konuşmaya, fikir beyan etmeye teşvik ederek (ki bu durum çalışanların kendisini değerli hissetmesine de yol açar ve motivasyonu artar) çalışma sistemini yeniden inşa etmeleri gerekiyor diye düşünüyorum.

    Unutmamak gerekir ki bireylerden ziyade, takımların başarısı daha etkili ve sürdürülebilirdir. Aksi durumda anlık çıkışlar ve inişler söz konusu olacaktır… Ya da sistem diğer bir olasılık olarak uzun vadede kendi kendini yok etmeye mahkum bir yapı halini alacaktır. (Gelişmek istememe, korkaklık sendromu)

    Son olarak artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığı, yeni çağın dinamikleri başta şirketleri olmak üzere kişiler arasında da aranılan en temel koşulları arasında, farklılıkları olan, değişik düşünebilen ve bütün bunları sonucunda fark yaratabilen, değer yaratmaya odaklı sistemleri zirveye çıkarıyor.

    Artık bunları aşalım istiyorum… Çünkü çok gerilerdeyiz… Çok çalışmamız gerek… Bu sebeple dar kalıplardan sıyrılıp, gelişim odaklı düşünüp yenilikleri ortaya çıkaralım.

    Aksiyonlarını bu doğrultuda düzenleyenler için…

    “İyi ki varsınız” diyorum

    Sevgilerimle;

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Fatih Bey;

      Ben de sizlere “iyi ki varsınız” diyorum öncelikle… Biz “kötülük karşısında susan dilsiz şeytandır” kültürü ve benzeri kadim gelenek söylem ve örnekleri ile büyütüldük. Sadece bu dahi susmamızın ölmemiz anlamına gelmesi demektir. “Zilletle yaşayıp sineye çekmektense, izzetle ölüp iz bırakmanın, hayırlara vesile olmanın” en önemli yoludur bence gerektiğinde, gereğince ve gerektiği kadar konuşmak. Konuşmak için değil, gerçekler için konuşmak, gerisi laf-ı güzaf… Benim için bırakın iş dünyasını, toplumsal hayatın en öncelikli vazgeçilmezi, “sürünmeden” ve nihayetinde “ölmeden” önce “konuşabilmek”…

      Selamlar;

  5. Bilal dedi ki:

    Suskunluk çocukluktan öğrenilen ve her kötü alışkanlık gibi uygulandıkça ziyadeleşen bir olgu. Kendini ifade etme ve gerektiğinde masaya yumruğunu vurup hakkaniyeti savunma sonradan öğrenilebiliyor ama çok çaba gerektiriyor. Her şeyden önce durumun vehametinin farkına varmak ve sonra bilinçaltını dikkatle eğitmek gerekiyor. Zira, yeni bir şeyi öğrenmekten daha zahmetlisi öğrenilmiş bir şeyin başka bir şeyle değiştirilmesi. O zaman insan rahat alanından çıkmak zorunda kalıyor ama iletişim kaabiliyetini geliştirdikçe daha önce yaşamadığı duyguları ve hazzı yaşamaya başlıyor. Üstelik böylece bilgisi, görgüsü ve herşeyden önemlisi özgüveni daha da artıyor. Aksi taktirde, insan sustukça ne kadar çok bilgisi ve tecrübesi olsa da, Dunning-Kruger etkisinden kurtulamayıp çok trenler kaçırıyor ve hayatına öylece devam edip gidiyor.

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Bilal Bey;

      Her günün bir öncekinden ileride olması ideali ile yaşamaya çalışıyoruz, öğrenmek ve öğretmek şart… Konuşa / cak / bilecek donanıma ve konuşa / cak / bilecek cesarete sahip olmak elzem, hergün kendimize ve topluma birşeyler katabilmek için…

      Selamlar…

LÜTFULLAH KUTLU için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s