“NE” YAPACAĞIMI DEĞİL, “NEDEN” YAPACAĞIMI SÖYLE..!

Kızımın son günlerde iyice artan “Neden?… Neden?” sorularının bende oluşturduğu şaşkınlığın uzantısı bu makale… Öyle ya, çocukluğumuzda birşeyler yapmamız istenir ve bu talimatlara da “kayıtsız-şartsız riayet etmemiz” beklenirdi. Çok açık bir “emret – kontrol et” modeli… Biz pek soramazdık “neden?” sorusunu, hoş karşılanmazdı, cevap da pek verilmezdi zaten istisnalar dışında. Hem okulda, hem de sosyal hayatta ilişkilerimiz “emret – kontrol et” zinciri ile belirlenirdi bugünkünün hilafına, tabii ki iş dünyasında da. Her ne kadar günün koşullarına uyum sağlamada başarılı addediyorsam da kendimi, özellikle kızımın ve yeni nesillerin çok sorgulayan ve tatmin olmadıkça da harekete geçmeyen tavırları, değişen “ikna mekanizmaları” hakkındaki fikirlerimi sizlerle paylaşmaya zorladı beni, yaşadığım tecrübelerin ve bir ölçüde de “yeniden değerlendirmelerin” ışığında…

Evet, “talimatlarla” ve “emret – kontrol et” modeli ile yürütemiyoruz artık ilişkilerimizi ve “ikna edemiyoruz” çevremizdekileri… Çocuğumuz da olsa, çalışanımız da olsa, sonuç aynı… “Ne” yapacağını söylemek artık hareket geçirmiyor insanları, “neden” yapması gerektiğine ikna etmek gerekiyor. “Sorgulanamayacak bir otorite” kalmadı dünyada, kendilerini bu derecede görenler ise feci aldanıyorlar, haberleri olsun… Elektronik haberleşme imkanları, küreselleşme, internet vb gelişmeler hem “geleneksel hiyerarşi algılamasını” yıktı hem de “ilişkilerin tarzını” değiştirdi.

Bu yazı bolca özeleştirinin ışığında yazıldı ve gönül rahatlığı ile itiraf edebilirim ki aile bireylerimi, sosyal çevremi, ast-üst katmanlarımı “ikna etmeye” çalışırken yaptığım ve düzeltmeye çalıştığım hataları da “görme ve netleştirme” imkanım oldu. Nedir şahsen sıkça yaşadığım ve toplumun ezici bir kesiminde de son derece baskın olan bu hatalar “ikna” süreçlerinde?

1- Duruşumuzu, fikirlerimizi daha ilk safhada “kemikleştiriyor”, doğruluklarına “yüzde yüz” iman ediyor ve yola “taviz yok” dürtüsü ile çıkıyoruz : Yol boyunca da mantığımızı, bilgimizi, dik duruşumuzu, dayanıklılığımızı hiç kaybetmeden tamamen “bizim düşüncelerimiz doğrultusunda” bitirmeye çalışıyoruz “ikna” sürecini. Ya “benimkini kabul edersin” ya da “asla anlaşamayız” mantığı. Halbuki farkında mıyız bu yaklaşımın daha “dakika bir” bizi “ısırmaya çalışan dişler” oluşturduğunu muhatabımızda?

2- “Karşılıklı tavize” dayalı bir “uzlaşmaya” tamamen kapalıyız : Uzlaşma bir “mağlubiyet” değil, “yapıcı” bir ikna sürecinin olmazsa olmazı. “İkna” süreci aslında bir “ver-al”, “kazan-kazan” süreci, “tek yön” bir sokak değil… Uzlaşma tarafları daha da mutlu edecek bir “ortak faydaya” götürebilir bizleri, çoğu zaman egolarımıza yenilerek kapatıyoruz bu kapıyı daha başında… Muhatabımızın fikirlerini dinlemeden, hatta bu fikirlere göre “kendimizinkileri değiştirmeden” başkalarını “ikna” etmemiz mümkün değil. Asla “ikna olmayacak” bir muhatap tarzına kendimiz sebep oluyoruz bir ölçüde.

3- Sesimizi yükseltmeyi, pozisyonumuzun gücünü bazen “insafsızca” da olsa kullanmayı, karşımızdakini ikna yolunda yeterli görüyoruz : Yeni Dünya her ne kadar hala “güçlü olanın kazandığı” izlenimi veriyorsa da artık kesinlikle öyle değil. “Kazanıyor görünenlerin kaybettiği” bir zaman diliminde yaşıyoruz. Yüksek ses ve kaba kuvvet yetmiyor insanları çevremizde toplamaya, istediğimiz tarafa yönlendirmeye.

4 – “İknanın” zamana yayılmış bir süreç olduğunu unutuyor, ilk denemede başarısız olursak vazgeçiyor ve muhatabımıza tabir caizse “kin gütmeye” başlıyoruz : Ortak bir çözüme “ilk denemede” ulaşmak tabii ki en ideali ama gerçek hayatla hiç örtüşmüyor. Soru soruyu, yorum yorumu doğuruyor. Pozisyonunu kullanarak “kestirip atmak”, “yeter fazla uzatmayalım!” söylemine girişmek, bende biraz “fazla demokrasi bize yaramaz!” aymazlığını çağrıştırıyor ki zararı cidden büyük.

5- Kemikleştikçe gelişim süreçlerimizi sekteye uğratmaya, kendimize yatırım yapmaktan vazgeçmeye ve içimize kapanıp yeni fikirlere iyice uzak kalmaya başlıyoruz : Bir nevi “içe çökme” sendromu. “İkna” edemediğmiz durumda “niteliklerimizi geliştirecek” çabalardan vazgeçiyor ve istemesek de kendimizi bir “kısır döngüye” mahkum ediyoruz.

Peki daha başarılı ve verimli bir “ikna” yeteneği kazanabilme adına neler yapabiliriz?

a- Kendimize, güvenilirliğimize, itibarımıza yani tecrübemize ve ilişkilerimize sürekli yatırım : İster bir baba olarak, ister bir yönetici olarak, ikna gücümüz “itibarımızla doğru orantılı”. Biz şahsi yetenek ve birikimlerimizi gözümüzde fazlası ile büyütmeye meyilliyiz. Haydi “iğneyi kendimize batıralım!”. “Uzmanlık alanımıza” ve “ilişkilerimize” yapmamız gereken daha çok yatırım var, çok ve “kesintisiz”.

b- “Müşterek menfaatler” geliştirmek : “Kazan – kazan” ın olmadığı ortamlarda, zaman ve enerji gerektirecek eylemlere insanları yönlendirebilmek, ikna edebilmek kolay mı? Bir ikna sürecinde taleplerimizin çevremizdekilere kazandıracağı faydayı öncelikle biz belirleyebilmiş, içselleştirebilmiş olmalıyız. Kaç kişi “minarenin gölgesini” almak ister ki sizce? Bazen müşterek faydaları göstermek kolaydır, özellikle iş dünyasında. Bazen fazlası ile zordur, mesela çocuklarımız ile ilişkilerimizde… Ama zaman ayırmak, anlamak ve belirlemek zorundayız, maddi-manevi “ortak menfaatlerimizi”.

c- Sadece rakamlarla ve “ceberrut talimatlarla” varamayız hedefe. Dili iyi kullanmalı, canlı, hareketli, örneklere, hikayelere, betimlemelere dayalı akıcı ve farklılık taşıyan bir anlatım tarzı geliştirebilmeliyiz : Dilin kullanımı o kadar önemli ki, sadece bu kadar dar bir alanın konusu değil elbette … Bence hayatın her cephesindeki başarı ve verimlilik için olmazsa olmaz anadilin doğru ve zengin kullanımı. “İletişimin” en önemli öğesini doğru kullanamadıktan sonra, bırakın başkalarını, kendimizi nasıl “ikna” edeceğiz? İş dünyasında rakamları, raporları hikayeler, metaforlar, analojiler ile desteklemenin faydasını çoğu kez yaşamışımdır “ikna” çabalarım esnasında.

d- “Duygusal bağlantıyı” kurabilmeliyiz muhataplarımızla : Mantığın ve aklın geçerli olduğunu düşündüğümüz pek çok platformda, altını kazırsak biraz, “duyguların” hükümran olduğunu görürüz. Birilerini birşeylere ikna etmeye çalışırken, ne kadar “kalpten” bu hedefe bağlı olduğumuzu göstermek ve inandırmak zorundayız muhataplarımızı. Savunduğumuz herneyse sadece “beynimizde” değil, “kalbimizde” olmalı ve öyle görünmeli. Bu “samimiyetin” hissedilmediği hiçbir ortamda, hiçbir “süslü” strateji başarılı olamayacaktır kanımca. Bu yeteneğin uzantısı “muhataplarımızın duygularını anlayabilmek, empati kurabilmek ve tonumuzu bu yönde değiştirebilmektir”

e- Kendi iç sesimizi hiçbir zaman kısmamalı, hayat amacımızı sürekli sorgulamalı ve hakikaten “doğru olanın” ekseni üzerinde sürekli dönüştürebilmeliyiz değerlerimizi ve algılama tarzımızı : Sürekli kendini yenileyen, hayat amacını sürekli test eden, üretken ve mücadeleci muhatapların karşısında durağan, statükocu, gelişime kapalı “beyin ve ruhların” nasıl bir ikna gücü olabilir ki?

Kızımın “neden?” soruları ciddi bir özeleştiri yapabilme fırsatı verdi bana ve “emret – kontrol et” mantığının geçersizliğini de son kırıntısına kadar ispat etti… Belli ki bundan sonra hepimiz için herşey daha zor olacak, “ikna” edebilmek için sesi yükseltmek, terör estirmek, pozisyonu kullanmak yetmeyecek… Aksine gelişmek, her açıdan gelişmek gerek…

Ne değerli soruymuş şu “NEDEN?”…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

5 Ekim 2012 Cuma / 16:08

About LÜTFULLAH KUTLU

69 doğumlu, Boğaziçi Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu, yönetim danışmanı, profesyonel yönetici, evli, çocuk sahibi, insan olma sorumluluğunun bilincine varmaya çalışan...
Bu yazı İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

4 Responses to “NE” YAPACAĞIMI DEĞİL, “NEDEN” YAPACAĞIMI SÖYLE..!

  1. Nergis Sungur dedi ki:

    Ne kadar güzel ifade etmişsiniz Lütfullah bey. Kaleminize sağlık… İkna süreci, ortak bir amacı paylaşabilmek; kendimizi ve çevremizdekileri amacın gerçekleştirilmesi doğrultusunda motive edebilmek için fevkalade önemli bir süreç. İnanmadığınız ve inandıramadığınız amaçlar için ne kendimizi ne de başkalarını harekete geçirmek, geçirsek de başarılı kılmak mümkün değil. İkna etmek, kaleyi kalıcı olarak içten fethetmektir ve bazen bu süreç fethedilmek demek de olabilir. Bu da zaten, karşılıklı açık iletişimin olgun bir meyvesi değil midir?

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Nergis Hn;

      Yazılarımın çoğunda nihai nokta “iletişimin önemi” olarak ortaya çıkıyor. “Doğru ve verimli iletişim” çok farklı olduğunu düşündüğümüz pek çok sorunun da “asıl ve nihai” çözüm aracı. “İkna etme” sürecini “tek yön” olarak görmekten kurtulduğumuz gün, “monoloğu” bırakıp “diyaloğa” başlayacağız zaten…

      Selamlar…

  2. Selma dedi ki:

    Kesinlikle katılıyorum size,

    Fakat tek çare bizim mi değişmemiz? Yani bu farkındalığı herkes görebiliyor veya bilincine varabiliyor mu ?

    Eğitim sisteminin bence çok önemli etkisi var. En baştan bilinçlenmeli çocuklar ve sonrasında bilinçli ebeveynler, bilinçli toplumlar…

    Fakat evremizin her zamanında ve mekanında hep anlaşmazlıklar, hep kültür farklılıkları.

    Zaten vurguladığınız gibi insan sorgulamaya önce kendisinden başlarsa eminim ortam, çok farklı pozitif iletişimlere bırakacaktır kendini…

    Saygılar…

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Selma Hn;

      Bahsettiğiniz o farklılıklar var ya, eğer “ihtilafları / çatışmaları yönetebilirsek” bizim için en büyük zenginlik kaynakları. “İhtilafım Var, Asabiyim Ben” yazımı bir de bu gözle değerlendirirseniz, bu makale ile beraber daha güzel bir tat bırakabilir dimağınızda…

      Selamlar…

LÜTFULLAH KUTLU için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s