KOR PARÇASINI AVUÇLARINDA TUTANLAR..!

…ya da “sadece ellerini değil başlarını dahi taşın altına koyanlar”. Anladınız aslında kimlerden bahsettiğimi, sayıları çok az olsa da, hakettikleri değeri genelde bulamasalar da aramızda onlar, iş dünyasında, sivil toplum örgütlerinde, akraba çevremizde, komşularımız arasında…

Bunlardan biriyleydi son sohbetim, bir “cesur yürek” ile ve görüşmemiz sonuçlandığında karar vermiştim bu makalenin konusuna, biraz da kendisine duyduğum “saygıyı ifade edebilmek” adına…

Arada sırada yinelediğim gibi “tüm yazılarımı iş dünyası özelinde ama tüm hayat genelinde yazmaya çalışıyorum ben”, istirhamım bu yazıyı da bu şekilde anlamlandırmanız..

Son 10 – 15 yıldır “iki temel eğilim” dikkatimi çekiyor, özelde iş dünyasında genelde ise tüm hayatımızda. İki temel kaotik gelişme, “para, güç, değer kazandıran” ama eş zamanlı olarak da “ciddi insani acılara, hayal kırıklıklarına, sosyal sıkıntılara sebep olan iki ana akım”;

1- Değişim, sürekli değişim : “Kesintisiz değişim” artık değişmeyen yegane faktör oldu hayatımızda. Tarzlar, koşullar, kurallar, oyuncular, oyun kurucular, oyun sahaları, her şey değişiyor. İş dünyasında sürekli yeniden yapılanıyor, yeniden inşa ediyor, yeniden keşfediyoruz (restructuring, reengineering, reinventing). Bu gelişmeler şirketlerin piyasa değerlerini olağanüstü bir şekilde arttırıp hissedarlarını zengin ederken, çalışan yığınlar arasında büyük karmaşalara, kızgınlıklara, korkulara ve hayal kırıklıklarına sebep oluyor ciddi oranda… Toplumsal değişimler de cabası…

2- Küçülmeler, büyümeler, satınalmalar, birleşmeler, bölünmeler : Sürekli bir “ölçek hareketi”. İşletmelerin pekçoğu ciddi oranda eleman çıkartıyor, küçülüyor veya satılıyor. Öyle bir mobilizasyon var ki artık sadece işyerleri değil, çalışılan şehirler hatta ülkeler değişiyor. İşlerini kaybedenlerin ardından geride kalanlar derin bir “oh” çekerken bir yandan da büyük bir vicdan azabı, öfke ve güvensizlik yaşıyorlar. “Bir sonraki kim olacak?” sorusu beyinlerden hiç uzaklaşmıyor, “korku dağları” beklemeye devam ediyor. Makro cephede ise yıkılan ekonomiler, tıkanan siyasi sistemler, hayat amacını yitirmiş kitleler, işsizlik, umutsuzluk diz boyu, özellikle de gençler arasında…

İşte bu iki temel sürecin beraberinde getirdiği “olumsuzluklara karşı savaşan bir azınlık” var hayatımızda… Onlar için yukarıdaki ifadeyi kullandım; “sadece ellerini değil hatta başlarını sokuyorlar taşın altına, normalde zaten ağır olan görevlerinin yanında ekstra sorumluluk almaktan, bu uğurda kariyerlerini ve de sağlıklarını tehlikeye atmaktan çekinmiyorlar”, “kor parçalarını ellerinde tutmaktan” imtina etmiyor, bulundukları kurumların ve sosyal yapıların zor zamanları atlatmasında “kendilerini feda etmekten” sakınmıyorlar…

İş hayatındaki tecrübemin “bu şahısların profilleri” hakkında söyledikleri : Organizasyon şemasının genelde “tepelerinde” yer alıyorlar, yönetim kurullarına, CEO’ lara, YK başkanlarına yakınlar… Rutin ve düzenli olarak yüklendikleri “ağır sorumlulukları” var zaten ve genelde de “çok başarılılar”. Zaten bu başarıları kendilerine “kor parçalarını ellerinde tutabilmek gücünü ve sorumluluk duygusunu” veriyor çoğu zaman. Gönüllüce omuzlamaya çalışıyorlar kaotik zamanların yükünü, üzüntüsünü, bıkkınlığını, öfkesini…

Bunu nasıl yaptıklarına gelmeden önce “hayati önemlerinin sebebini” açıklamaya çalışayım, özellikle de iş dünyası için;

Günümüz iş dünyası “müşterinin / piyasanın ve bilgi sermayesinin” hakim olduğu bir dünya. Başarı “büyük fikirlerle” geliyor ancak. Bu büyük fikirlerin neşet ettiği şahıslar ise “bilgili, enerjik ve kendilerini işlerine vakfetmiş” çalışanlar. Organizasyonel alt-üst oluşlarda ilk önce bu şahısları “kaybediyor” kurumlar, kaybetmeseler dahi “verimsizleştiriyorlar” onları. Herkesin sürekli biryerlere özgeçmiş gönderdiği bir ortamda ne kadar verimli çalıştırabilirsiniz bu insanları? Bu yazının konusu olan kişiler, hiç kimsenin insani bir sorumluluk üstlenmek istemediği, herkesin kendisi ile ilgilendiği dönemlerde “Deli Dumrul” misali atılıyorlar meydana ve çözülmenin, en değerli insanların kaybının önüne geçiyorlar büyük oranda; güvenilir, sözü dinlenir, umut bağlanır şahıslar olarak…

Nasıl yapıyorlar bu işi ?

a- Organizasyondaki tüm kademelerin güvenine sahipler. Karakterleri ve yetkinlikleri doğrultusunda zaten bu güveni tesis etmiş bulunuyorlar.

b- Tepe yönetimden gelen zor, muğlak, tutarsız mesajları dönüştürüyor, dozunu ayarlıyor, gerekirse kendilerine malediyor, şahsi kabullenilirliklerini öne sürerek, mesajla çalışanlar arasında bir köprü vasfı üstleniyorlar. Mesajlar çalışanlara bu köprünün üzerinden ama köprüyü ezip geçerek ulaşıyor.

c- Sadece kriz zamanlarında değil, her daim bu fonksiyonu üstleniyor, kurguluyor, bu bakış açısını hakim kılmaya çalışıyorlar. Ne mutlu bu şahıslara sahip kurumlara ki bugünün olmazsa olmaz, sık rastlanılan krizlerinde “kurum içi tansiyonu” benzerlerinden çok daha sağlıklı atlatma imkanını her an haizler…

d- Empati kuruyor, etkin dinliyorlar. Odasına girdiğinizde makam koltuğuna değil “karşınızdaki sandalyeye” oturuyor, siz bağırıp çağırırken sabırla sizi dinliyor ve sık sık da “tasdik anlamında” başlarını sallıyorlar. Sadece dinlenmek ve adam yerine konulmak, hem de üst yönetimin bir üyesi tarafından, sizin için çoğu zaman yeterli oluyor zaten…

e- Ve en önemlisi; sadece dinlemiyor çözüm de üretiyorlar. Samimi olarak çözüm yolunda uğraş veriyor, kendileri çözemezse çözebilecek güçte olanları devreye sokuyorlar.

Peki bu süreçteki “altın kural” ne ? “Hiçbir kişisel ajandaları olmuyor, sadece kurumun “ali menfaatlerini” düşünüyorlar”. Ezici çoğunluğu bu “gönüllü hayırseverliklerinin” herhangi bir maddi karşılığını görmüyor hatta kuru bir teşekkür dahi beklemiyorlar. İşlerindeki başarıları karşılığı kazandıkları prim ve bonuslar yeterli onlar için, zaten bu uğraşı “yaratılışları doğrultusunda” veriyorlar…

Var mı kurumlarımızda böyleleri ? Varsa sarılalım onlara dört elle ve “koruyalım onları”..! Varlıklarının, fonksiyonlarının, oynadıkları “kritik rolün” farkında olalım… “Kurumda yaşanan acılardan, insani ve profesyonel dramlardan etkilenmemeli yöneticiler” safsatasından kurtulalım, hepimiz insanız, kaldı ki robotlar bile duygusuz değil artık!! Bu acıları masaya getirelim ve biz farkında değilken dahi mesaisinin üstüne koyarak bu acıları dindiren insanları “tanıyalım ve ödüllendirelim”… Tüm bu çabaların “gelir tablosunun en alt kalemini de derinden etkileyebileceğini” bilelim.. Tecrübelerinden yararlanalım, yararlanılmasını sağlayalım. Emin olun “bunları paylaşıp, takipçilerini yetiştirmekten” büyük mutluluk duyacaklardır… Tatile çıkmak istemezler pek, motorun yanmakta olduğunu görürsek zorla da olsa “kısa tatillere gönderelim” onları, aileleri ve sevdikleri ile geçirecekleri zaman, tazelenmiş olarak dönmelerine yetecektir… Yetmiyorsa “görev alanlarını değiştirelim” biraz, “aktif dinlenme” moduna geçsinler… Ne olursa olsun sakın vazgeçmeyelim onlardan ve onların vazgeçmesine de izin vermeyelim…

Bu makalenin sınırları “toplumsal hayatımızdaki kor tutuculara” yeterince değinmeme izin vermiyor maalesef. Sadece şunu söyleyebilirim; “akil adamların yeni yeni akıl edildiği bu dönemde, toplumsal ızdırapları ellerinde birer kor parçası olarak tutup yine de mutlu olabilecek ruh ve gönül adamlarına o kadar çok ihtiyaç var ki, siyasette, iş dünyasında, hayatın her safhasında”

Hiç unutmuyorum, masasında “tükenmiş” bir şekilde oturur ve benimle “tefekkür ederken” bir başka yönetici girmişti odasına da “Abi sen enayi misin?” diye sormuştu. Ağabeyimiz de “Evet, ena(i)yiyim” demişti !!

Bırakın “eni(a)yilik” bizde kalsın..!!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

26 Mart 2013 / Salı – 13:05

Reklamlar

About LÜTFULLAH KUTLU

69 doğumlu, Boğaziçi Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu, yönetim danışmanı, profesyonel yönetici, evli, çocuk sahibi, insan olma sorumluluğunun bilincine varmaya çalışan...
Bu yazı İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

4 Responses to KOR PARÇASINI AVUÇLARINDA TUTANLAR..!

  1. Yılmaz Tuncer dedi ki:

    Bravo:) Ellerine sağlık… Yine güzel bir konu ve güzel bir yazı…

  2. Sevgili Lütfullah bey, ne güzel yazmışsınız. Kelimeleri inci gibi yan yana dizerek gerdanlık oluşturmuşsunuz. Gönlünüze bereket, sözlerinize lezzet. Evet, maalesef bahsettiğiniz türde güzel insanların, adanmış ruhların, duru ve tertemiz gönüllerin değerini ancak onları kaybettiğimizde anlayabiliriz. Onlar varken sanki kendiliğinden yürüyormuş gibi giden işler, toplumsal faaliyetler, kucaklaşmalar, birleşmeler onlar gittikten sonra hemen bitiveriyor. Aynen büyük ailelerdeki aileyi toparlayan, evirip, çevirip birleştiren büyükler gibi. Genel itibariyle bizler iş adamları, sanayiciler hisse senetlerimizi, maddi varlıklarımızın sürdürülebilirliğini düşünürken hissi senetlerdeki performansımızı unutuyoruz. Halbuki diğerlerin geçici, dünyevi ve fani şeyler, bu tarafta yapılanların ise insani, kalıcı ve en güzel yatırımlar olduğunu atlayabiliyoruz. Dünyevileşmemenin, bağımlılıktan kurtulmanın, özgürleşmenin yolunun fani şeylerin fani olduğunu anlamaktan geçtiğini öğrenmeli, içselleştirmeli, radarımıza gönülden yapılan hissi işleri de dahil etmeliyiz. O zaman daha mutlu olacak, kendimize, ülkemize, insanlığa ışık taşıyıcısı olabilecek, dünyamızın daha iyi bir dünya olması adına sorumluluklarımızı yerine getirmiş olacağız. Mevlam (cc) hepimizi her ne iş yapıyorsak yapalım hayatı anlayan, anlamlandıran, dünyamızı sonsuzluğa giden yolculuğun giriş kapısı olarak görebilen ve ona göre hareket edebilen ışık insanlardan, güzel insanlardan eylesin. Sağlıcakla, selametle, muhabbetle kalınız.

    • LÜTFULLAH KUTLU dedi ki:

      Üstadım;

      Değerlerin hakettikleri “değeri” kazanabilmesinin yolu, ilk önce “farkedilmelerinden” sonra da “taltif edilmelerinden” geçiyor. Marifetin iltifata, iltifatın marifete tabi olduğu kadim bir gerçek. Halife olarak yaratılan insanın sadece Yaratan’ dan gelen nüvesi dahi “değeri” beraberinde getirirken, bir de boynunu taşın altına sokanların ukbadaki seviyesini düşünsenize… “Dünya ve ukba dengesini” sağlayan, “ukbasını dünyasına feda etmeyip” ellerindeki kor parçası kadim gerçekten kopmayan değerlere nice selamlar olsun…

      Değerli katkılarınız için teşekkür ediyorum…

      Selamlar;

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s