JURNAL 26… ÇEPERDEN SIZANLAR – 8

Bilgi sermayesine, uzmanlığa saygımız (!!);

Her işi önce kendimiz yapacağız, kimseye güvenmeyeceğiz, “yaparak öğreneceğiz”!.. “İşin uzmanları pahalı, onlar beklesinler orada, hem nedir ki yaptıkları, biz zaten biliyoruz onların da “bildiklerini”! Tutarsın bir kalfa beş işçi, başlarına da dikersin kırk yıllık güvendiğin adamı… Uzman satınalmacı mı, benden iyi kimse yapamaz satınalmayı, gerekirse gider Çin’ in altını üstüne getiririm… Ne gerek var finansçıya, benden habersiz zaten beş kuruş harcayamaz kimse… Sözleşme okuya okuya değme avukata taş çıkartır hale de geldim… Danışmana ders veririm ben…” Hayal, kocaman bir hayal.!! Sonuçlarını da bugünlerde bütün netliği ve acımasızlığı ile görüyoruz zaten…


Gençlere yatırım pişman etmez;

Tanıştığım ve iş yaptığım “ikinci ve üçüncü nesiller”, neredeyse istisnasız, büyük bir “sıkışma” yaşıyorlar; yabancılaşma, anlaşılamama, fikirlerine değer verilmeme, karar mekanizmalarında etkisizlik ve en acısı “alternatif yoksunluğu”. Bir yandan da büyüklerinden gelen davranış ve düşünme kalıplarını devam ettirmek gibi bir çelişki. Çoğunun ağzında “ben söylemiştim ama lafımı dinletemedim” ifadesi. Yazık kaybedilen fırsatlara! Gereken daha fazla özgürlük, daha fazla saygı, daha fazla güven ve daha fazla bütçe. Bütçe ayırın fikirlerine, yatırım olarak görün, batarsa batsın, pişman olmayacaksınız.!


Düğün dernek lobi faaliyetleri (!!);

Tüm kurumlarda hiyerarşik katmanlar çoğaldıkça performans ve verimlilik düşer, ayaklar baş, başlar ayak olur. “Bir işin çözülmesini istemiyorsanız onu bir komisyona havale edin” der ya Murphy yasaları. Bilin bakalım organizasyon şemasının (!) en katmanlı olduğu kurum nedir? El-cevap : siyaset… Bu ülkenin “yetişmiş beyinleri” bu katmanlar arasında “buharlaşıveriyorlar”, değerleri yok etmenin en kestirme, en kurnaz mekanizması… “Gençlik teşkilatında ne kadar çalıştı, ilçe teşkilatında neler yaptı, il teşkilatına ulaşabildi mi, Ankara ile ilişkiler nasıl?”… Bitmeyen teşkilatlar zinciri… Biraz mantık; bir insan evladı bu kadar teşkilat çalışmasından başını kaldırıp da nasıl kendini geliştirebilir, bu memleketin ihtiyaç duyduğu bir “akil adam” haline gelebilir? Gelemez… Gelemeyen ne yapar? Biryerlere gelebilmek için ömrünü teşkilat düğünlerinde, dernek toplantılarında, Ankara ile ilişkilerini sağlayacak temas noktalarını bulabilmek için yağcılık yapıp el-etek öperek geçirir(mi?)… İşte siyasetimizin kalitesini arttırmak yolunda yıkmamız gereken büyük duvar…


Kariyerini planladın mı ?!! Ne büyük yalan (!);

Kişisel kariyer yolculuğumuzdaki öngörülemeyen riskler Türkiye’ nin bölgesel riski gibi; “ne zaman, kimler tarafından, hangi gerekçe ile tetiklenebileceği kestirilemez”. Bize düşen sadece güçlü bir hazırlığı (donanımı, birikimi, altyapıyı ve ilişkiler ağını) mevcut ve güncel tutmak, sonrası Allah kerim. “Kariyerimi ben planladım” diyenler her an bir “jetin düşebileceği” iş dünyasında neyi planlıyorlar? Mesele “hazırlıklı beklemek”. Kendimize atfettiğimiz “geleceği planlama yeteneğimiz” büyük bir “yalan”. “Beklersin, gerçekleşene en doğru cevabı verirsin, değerini verdiğin cevap belirler”…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

6 Aralık 2016, Salı

Reklamlar
JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 25… ÇEPERDEN SIZANLAR – 7

Bu millete hizmeti geçmiş olanlar;

Ölüm hak, mesele merhum Akif’ in dizeleri ile ölümü karşılayabilmek;

“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyulayı da er geç silecektir,
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir?”

Asıl ebediyyet olan “rahmetle anılmayı başarabilmek” o kadar da kolay değil, özellikle yaşadığımız zaman diliminde. Sahip olduğun imkanlar paralelinde insanına hizmet edeceksin, memleketine hizmet edeceksin, değer üreteceksin, fikir üreteceksin, istihdam üreteceksin, yardım edeceksin, iş vereceksin, aş vereceksin, bu toprakların kadim kültürü ile yoğrulmuş olacaksın, değerlerine sahip çıkacaksın, -mış gibi yapmayacak sahici ve samimi olacaksın, ülkenin bugününü düşünecek yarınına yatırım yapacaksın, bu kaideler üzerinde çocuklarını yetiştireceksin… Sonra da dönüp “sessiz yaşadım kim beni nereden bilecektir?” diyebilecek kadar mütevazi, asil ve fedakar olabileceksin. Cenazeni belki binlerce belki birkaç kişi kaldıracak ama yine de rahmetle anılacak ve ebediyyet yolunun asıl yolcularından olacaksın. Nasıl anılacağını yaptıkların belirleyecek, gece yatağına uzandığında yaptıklarının farkında ilk sen olacaksın ve hangi yolun yolcusu olduğunu da ilk sen anlayacaksın. Allah bizleri rahmetle anılacaklardan eylesin, geriye kalan geride kalır, söz uçar yazı kalır. Allah bu millete hizmeti geçmiş herkesten razı olsun, rahmet eylesin…


Sürdürülebilirlik;

Bir “yönetim aracı / kavramı olarak” sürdürülebilirlik çoğu zaman ikinci plana itiliyor, ekolojik bir fenomen olarak daha fazla ilgi görüyor. Oysa her bir işletmenin “finansal ve yönetimsel olarak sürdürülebilirliği” en az ekolojik olanı kadar önemli. Kurumların hayat döngüsü büyümenin, verimliliğin, karlılığın, sağlıklı karar ve yönetim organlarının ve yetkin bir insan kaynağının ortak ürünü sürdürülebilirlik ile uzatılabiliyor veya ivmelendirilebiliyor. Kurumları yönetirken birincil amaç kısa vadeli hedefleri uzun vadeli sürdürülebilirliğin hizmetçisi ve öncülü haline getirebilmek olmalı..!


“Networking” (!!);

“Networking” i de mutasyona uğrattık! Network’ ün amaç değil araç olduğunu unuttuk daha da kötüsü kendimize yap(a)madığımız yatırımın, kendimize harca(ya)madığımız zamanın, kendimizi yeterince geliştiremememizin bir tür “örtüsü” olarak kullanıyoruz network çabalarımızı. İşe girmek, işi almak, işi sürdürmek için sihirli kelime; “bağlantı”. Külliyen kötü örnek; bu kötü örneği takip edenler kitlesi çığ gibi büyüyor. Sonuç; her alanda “iyi misin, yeterli misin, geleceğe hazır mısın” yerine “tanıdığın var mı, başkanı tanıyor musun, teşkilatta adamın var mı”… Sürdürülebilir bir model mi? Asla.!


Neler verebileceğimize eminsek;

“Neler verebileceğimize” eminsek;

– Onları iyi anlatalım,
– Karşılığını isteyelim, değerlerini ilk önce biz bilelim,
– Anlamak istemeyenle, anlamazlığa gelenle zaman kaybetmeyelim,
– Anlamayanın bir gün muhakkak anlayacağı saflığına düşüp, sonsuza kadar beklemeyelim,
– Bize gerçekten ihtiyacı olan ve ne istediğini bilenleri bulalım, “kazan-kazan” ı asla unutmayalım,
– Tekkeyi bekleyenin içtiği çorbanın lezzeti hakkında emin olmayalım,
– Bütün bunlar için önce “emin olalım”, inanmıyorsak savunmayalım, inanıyorsak sonuna kadar gidelim,
– Kapılar kapanıyorsa açılabilir de, unutmayalım…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

2 Kasım 2016, Çarşamba

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 24… ÇEPERDEN SIZANLAR – 6

Hangi ölüler, hangi diriler?;

“Öldürülmesi gereken ölüler” var diyor yazar ve ekliyor “bir de diriltilmesi gereken ölüler”… Önümüzde birer heyula gibi duran, geleceğe bakan her gelişmenin önünde hayaleti ile dikilen, her olumlu adımın adı ve hatırası ile engellendiği “ölülerden” kurtulmak zorundayız, azad etmek zorundayız kalplerimizi ve beyinlerimizi… Öyle “ölüler” de var ki rehberlikleri her daim gerekli bize, daha güzel bir Dünya ve daha güzel bir hayat için, unutturmaya ve hatıralarını yok etmeye çalışsalar bile “diriltmek” zorundayız onları ve fikirlerini, daha aydınlık bir yolculuk için… Sadece toplumlar değil, her birimiz şahsen muhtacız “kimin gerçekten ölmesi, kimin gerçekten dirilmesi” gerektiğini bilmeye…


Domates sorunu – maaş ilişkisi (!);

Gıdadaki enflasyonu çözmeden Türkiye’ deki enflasyon problemini çözemiyoruz ya, kendimi bildim bileli konuşur dururuz bunu ve çözülmeden devam edegelir. Tarlada 25 kuruş olan domates sofraya neden 2.5 TL’ ye gelir meselesini çözmeden, aradaki verimsiz “rant sarmalini” kırmadan ne enflasyon düşer ne de gelir dağılımı sıkıntısı sona erer. Peki aynı mesele şirketlerimizde yok mu? Verimsizliğin ağır bir yüzdesini teşkil eden benzer “domates sorunları” devam edegeliyor şirketlerimizde, “teşhisi ve tedavisi” zor olduğu için biz en kolayını tercih ediyoruz; maaşları düşük tut, kayıt dışında kal vs…


Bağımsız yönetim kurulu üyeliği;

“Bağımsız” yönetim kurulu üyeliği kavramını, içeriğini ve fonksiyonunu çok önemli buluyorum. Aynı şekilde “bağımlı” olanını da son derece gereksiz, manipülatif hatta zararlı görüyorum. Yönetim kurullarına dışarıdan gelecek bağımsız, objektif, donanımı ve birikimi yüksek, farklı uzmanlık alanlarındaki cesur ses ve yüreklerin kurumlara katkısı hiç bir dönemde bugünkü kadar yüksek olmadı. Aksine sadece bir “imza” olarak kurullara alınan, tamamen “bağımlı”, “yes sir” zihniyetini aşamamış üyelerin bugünkü kadar zarar verebileceği başka bir zaman dilimi de yok. Tercih.?


Bilgi sermayesi nasıl fayda üretir?;

Bilgi sermayesini üretenlerin “marifetleri”, buna talip olanların “iltifatlarına” tabidir. C seviye pozisyonlar, danışmanlar, orta-üst düzey yönetim kademeleri kendilerini rahat hissettirecek, kooperatif, paylaşıma açık, egosuz bir “üst muhatap” görmeyi isterler karşılarında, ancak böyle bir ilişkiler ağında gerçek potansiyel ve “marifetlerini” sergileyebilir, kendilerinden bekleneni verebilirler. Bilgi paylaşma, değer verme, güvenme, çalışma ortamı oluşturma, hakettikleri ücreti fazla gör sonra da mucizeler, büyüme, kar, yeni müşteri bekle, bu taksimatı kuzulara şah olsa kurt yapmaz. İnsaf.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

10 Ekim 2016, Pazartesi

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 23… ÇEPERDEN SIZANLAR – 5

Seçeneklerin çoğalması ne zaman avantaj?;

Seçeneklerin çoğalması sadece “hazırlıklı olanlar” için birer avantaj. Bugün yaşadığımız sıkıntıların temelinde karşımıza çıkan fırsatları değerlendirmemize imkan verecek kaynaklara, ekiplere, en önemlisi de iş yapış kültürüne yatırım yapmamamızın yattığı düşüncesindeyim. Hepimiz deli gibi fırsatların peşinde koşuyoruz ama çok azımız bu fırsatları büyük kazançlara çevirebilecek hazırlığa ve yapılara sahibiz. Sonrasında gelsin büyük hayal kırıklıkları! İşadamlarımızı “fırsatları değerlendirmeye yönelik” yapılar kurmaya davet ediyorum, tek misyonu bu olan yönetim birimleri dahi oluşturulabilir. Kişisel bazda bakıldığında ise kendimizi sürekli güncellemenin dışında seçeneğimiz yok. Kendimize yaptığımız her yatırım bir gün karşılığını muhakkak bulacaktır..!


 Vefa kültürü;

Bizim kültürümüz bir “vefa” kültürüdür, canlıya vefa, cansıza vefa, eşyaya vefa, velhasıl yolu bizimle teğet geçen herşeye “vefa”. Biz onun için severiz “antikayı”, severiz çünkü her antika kullanıldığı zamanın kesiştiği bir sürü insanın “kişiliğini, zevklerini, acılarını, heyecanını, kültürünü yani hayatını” taşır üzerinde. Onun için ayrılamayız uzun süre kullandığımız aracımızdan, oturduğumuz evimizden, okuduğumuz kitabımızdan. “Ahde Vefa” sadece Tarkan’ la girmesin hayatımıza, “vefa” bizim kadim kültürümüzün baş tacıdır aslında… Ne kadar “vefasızlaşırsak” o kadar uzaklaşıyoruz “insanlığımızdan”


 Talimat mı verdin..!!?;

“Talimat verdim” cümlesini bu kadar sık telaffuz etmenin bilinçaltı nedir acep? Güç gösterisi mi, aşılamamış egoların tatmini mi? ABD başkanını kendi şemsiyesini taşırken görünce, siyasette ve kurumsal hayatımızda sıklıkla kullanılan yukarıdaki cümleciğin bende zaman içinde ciddi bir rahatsızlık oluşturduğunu farkettim. “Arkadaşlara hemen talimat verdim” ifadesi kamuda dahi olsa bugünün dünyasında hoş kaçmıyor, içerdiği kibir, hükmetme takıntısı, buyurgan ve yabancılaştıran boyut cabası..! Çok mu zor “Arkadaşlardan rica ettim” demek, emin olun çok daha sonuç alıcı ve insani bu söylem…


 Verimli entelektüel sermaye;

Son yıllarda duyduğum en güzel tanımlamalardan biri “Sıvı Organizasyon”… Franke’ den Özgen Özkan’ ın ufuk açıcı fikirlerini büyük beğeni ile okudum FORTUNE – Mart 2016 sayısında… Bir “yönetim danışmanı” olarak büyük sempati duyuyorum bu tür vizyoner yaklaşımlara ve hararetle savunuyorum. Bugünün dünyasında ancak bu tür bir “verimli entelektüel sermaye” rakiplerimizin önüne geçirir bizi, hem ülkemizi hem kurumlarımızı… Tabii ki profesyonelleri de aynı zamanda… Önce “yönetim felsefesi” ve “yönetim araçları”, arkası gelir..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

9 Eylül 2016, Cuma

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 22… ÇEPERDEN SIZANLAR – 4

Sadece sonuca mı bakarsın?;

“Ben sonuca bakarım.!” Bak sen.! Buyurun iş dünyasının içi en çok boşaltılan söylemlerinden birine. Sen ilkönce kendine bak; kendine ne kadar yatırım yapmışsın, şirketini bugüne nasıl taşımışsın, çalışanların nezdinde saygınlığın ne kadar, piyasada itibarın ne durumda, kadronu – kurgunu ne kadar güçlendirdin, özsermayenin ne kadarını korudun, finansal yapın ne kadar sağlam? Herkesten performans bekleyen sen, kendine aynada ne kadar baktın? Üç beş yönetim gurusu (!!) arkadaşından yemek masasında duyduklarını Drucker havasında çalışanlarına satanlardan kurtulmadıkça iş dünyamız huzura ermeyecek!


Ayağa kalk;

Ayağa kalk, masanın öteki tarafına geç, dışarı bak, çalışanların arasına karış, onlarla yemek ye, dışarı çık, binaya karşıdan bak, otoparktaki araçları incele, bekçi kulübesine gir, sohbet et, vardiyaya karış, yeni doğan bebeğini sor, depodaki yıllanmış ama atılmamış malzemeyi merak et… Velhasıl dün görmediğini görmeye, önem vermediğine önem vermeye, anlamadığını anlamaya, hissetmediğini hissetmeye, okumadığını okumaya, dünden farklı olmaya çalış… Kendi dünyanın “yalanını” anlayacaksın, asıl mesele ise bundan sonra..! Kendi “çapını” göreceksin..!


Öğrenme iştahınızı koruyun yeter;

Ekibinizden, astlarınızdan daha zeki, daha çabuk kavrayan, her şeyi bilen, daha çok ilişki sahibi, velhasıl “her konuda daha fazla olan / daha fazla bilen” olmanız gerekmiyor… Herkesten fazla sahip olmanız gereken tek şey “öğrenme iştahınız”.! Başkalarının “tamam, bu kadar yeter bana” dediği yerde size basamakları yükselten tek olmazsa olmaz “öğrenme iştahı” ve bu iştahi azamide tutmanızı sağlayacak “tevazu”. Artık “öğrenmeyen” için gidecek yer yok, “öğrenen” için ise en azından “ihtimal” var..!


Gözden çıkarmadan önce;

Üst düzey yöneticinizi gözden çıkarmadan önce ona rapor verenlerle konuşun, sizin göremeyeceğiniz pek çok şeyi onlar görüyorlar! Pek çok patron yapıya çok şeyler kazandıran yöneticilerini sadece yaptıklarını kendisi kısa vadede göremediği, anlayamadığı, anlamlandıramadığı için kaybediyor. Oysa bu yöneticilerin ekipleri ile birlikte yürütüp de yukarıya satamadıkları o kadar güzel, verimli ve geleceğe yatırım yapan projeleri oluyor ki yazık demek gerek sonrasında. Çoğu zaman kaçan balık hakikaten büyük oluyor ama geri dönüş şansı yok. Yöneticiyi ve yaptıklarını 360 derece değerlendirmek gerek.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

17 Ağustos 2016, Çarşamba

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 21… ÇEPERDEN SIZANLAR – 3

Taklit edilemeyen;

Her ürün taklit edilebilir. Taklit edilemeyen; “taklit edilmek zorunda kalınan ürünler çıkarabilme yeteneği”! Bu yeteneğe yapılan yatırım; en kestirme yoldan tüm düşünce, hazırlık ve imalat süreçlerimiz için en doğru, en keskin, en verimli olanıdır. Sektör bağımsız bir şekilde rekabete karşı koyabilmenin yolu bu yeteneği geliştirmekten geçiyor. Bilgiye değer veren, yetenekleri çeken ve koruyan, üretim süreçlerini ve şirket kazançlarını paylaşan, farklı bir dil oluşturan şirketler. Bunu yönetim felsefesi olarak belirleyip yönetim araçlarını bu doğrultuda kurgulayanlar.!


Terfi ettirirken dikkatli olmalı;

Terfi ettirirken kişilik faktörünü gözardı edip çoğu zaman sadece “teknik yeterlilik ve uzmanlıklara” yoğunlaşıyoruz. “Ben yönetici olmak istemiyorum” düşüncesinde olan bir çalışanı “yönetici formasyonuna sokmak” zor, iki tarafta da hayal kırıklığı oluşuyor. Ha, bir de daha farklı sıkıntılarına, farklı hedeflerine, gizli ajandasına bu mazereti kılıf olarak hazırlayanlar var, onlara karşı da dikkatli olup yapıdan hemen uzaklaştırmak lazım! Bu sorumluluğa her açıdan hazırken ayak direyenlerin, elini taşın altına sokmayanların kurumlara fayda sağladıklarını pek görmedim ben. Bir tür “sinsi yılan”!


Ekibi çağırmadan önce;

Yapılara adım attığınızda yaşayacağınız “adaptasyon süreci” hem sizin için hem de dışarıdan getireceğiniz “muhtemel ekip” için çok önemli; iyice tartıp biçmeden yapıyı, finansal durumunu, kaynaklarını, imkanlarını, taşeron / tedarikçi yapısını, kalitesini anlamadan, sindirmeden, acele ile yapıya kazandırmaya çalışmayın yeni ekibi. Siz olmayan fonksiyonları var etmek için getiriyorsunuz yeni yetenekleri ama acaba onların beklentileri karşılanacak mı? Yapı “geçmişinin gölgelerinden” ne kadar kurtulmuş? U-dönüşüne ne kadar meyilli? Bunlar netleşmeden oluşturulan her kadro olası bir hayal kırıklığı.!


Para varken yapmalı ev ödevini;

Bir virüs salgını, zehirli bir söylem; “para olduktan sonra her şey kolay, asıl marifet para yokken işleri yönetmek.!” Hayır, para varken “paranın olmayabileceği günler için” kurarsın yapını, ekibini, kurgunu.! Gün gelir krize toslarsan, serbest düşüşteki uçağın burnunu kaldıracak, kuyruğu yere vurdurmayacak bu yapıya dayarsın sırtını, güvenirsin onlara ve büyük ihtimalle de kurtulursun.! Paran varken yapmazsan ev ödevini, krize girdiğinde her kadro ve kurgu yatırımı bir “masraf kapısıdır” senin için, güvenmezsin de onlara, zaman da vermez, sabır da göstermezsin..! Çok düşülüyor bu tuzağa..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

4 Temmuz 2016, Pazartesi

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 20… ÇEPERDEN SIZANLAR – 2

Ortaklıklarda duygusal bağ yeterli mi?;

Yemek masalarında, sabah yürüyüşlerinde aradaki güvene binaen oluşturulan ortaklıklar hemen ertesi sabah yazılı bir ortaklık anlaşmasına dönüştürülmeli ve sonrası mali, hukuki ve teknik uzmanlara devredilmeli. Aradaki mevcut “duygusal bağı” muhafaza edebilmenin tek yolu patronlara son derece sevimsiz görünen fakat aslında hayati derecede önemli olan bu mekanizma. Net olarak tanımlanmamış, yetki ve sorumluluk alanları belirlenmemiş iş ortaklıklarında rüzgar terse döndüğünde aradaki ilişki büyük yara alır ve kaybedilen sadece para olmaz. Ortaklıkları profesyonellerin desteğiyle kurmalı.!


Güç zehirleyince;

Kurumlarda “güç ve gücün getirilerinin dağılımı” iyi niyete, güvene, iş ahlakına vs. teslim edilemez, nihayetinde insan güç kirlenmesine maruz kaldığında pastayı adil paylaşmayacaktır, çünkü insan “zayıf yaratılmıştır”..! Yönetim felsefesi, güç ve güç getirilerinin dağılımını adil bir şekilde düzenleyecek yönetim araçlarını oluşturmak zorundadır. Sürekli “yönetim felsefesi ve araçlarına yaptığım vurgunun” temelinde, neredeyse her ekonomik ve siyasi krizde bu olgunun önümüze çıkması yatıyor. Kısa devrelerle, icazetle oluşturulan güç piramitleri kendi içlerine patlıyorlar.!


Yöneticinin patinajı;

Hiçbir yöneticinin bulunduğu yapıda “ben neden buradayım?!!! kahretsin” pişmanlığını yaşamaması, tam aksine her birinin “ben neden buradayım? ne yapacağımı biliyorum” netliğinde olması gerekir. Burada yöneticinin çapı kadar, kurumun ne istediğini bilmesi de önemlidir. Bir bilinmeze gelmiş olan yöneticiyi doğru yönlendirebilecek, odaklanmasını sağlayacak bir yol haritası önceden hazırlanmış olmalıdır. İlk aylarda düşülen patinaj yöneticinin tüm enerji ve motivasyonunu yerle bir eder.! Yönetici başarısızlıklarının en önemli sebeplerinden biri bu kadar basit bir ihmal işte.! Ev ödevlerine dikkat!


Kurumlardaki “özgüven” problemi;

Kurumlarda özgüven “tek yönlü bir hareket” değildir, üstten aşağıya doğru inebileceği gibi alttan üste doğru da yükselebilir, hatta bence ikincisi tercih sebebidir. Özgüveni yetenekleri ve yetkinlikleri paralelinde yüksek çalışanların yönetim kadrolarına yüklediği güç, özgüven sahibi güç odaklarının aşağılara pompalamaya çalıştığından çok daha değerli, uzun soluklu ve yapıcıdır. Bir de ikisine de sahip olmayan yapılar var ki onların durumu fecaat. Özgüveni düşük yönetimlerin oluşturduğu kendilerinden de düşük “ben bilincine” sahip bireyler ordusu; hedefsiz, güçsüz, günübirlik..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

16 Haziran 2016, Perşembe

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 19… ÇEPERDEN SIZANLAR – 1

Muhammed Ali vefat etti;

Allah rahmet etsin, kendi kulvarında büyük bir mücadelenin simgesi ve idolü idi. Pek çok Afrika kökenli Amerika’ lı, dinleri ve dünya görüşleri çok farklı olsa da, onun çizgisini, mücadele gücünü, popülaritesini kendine örnek aldı ve çok güzel işlere vesile oldu. Baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş Unutmamak, unutturmamak gerek bu tür kültürler, milletler, renkler üstü değerleri… Her unutuş bir ihanet çünkü ve her ihanet karşılığını bulur nihayetinde. Her samimi ve disiplinli mücadele muhakkak sonuç üretir, hem de çok sayıda ve pekçok kulvarda…


Yeteneği korumak ve elde tutmak;

Yetenekli işgücünü yukarılara taşıyacak mekanizmaları kurmak ve sürekli güncel tutmak bu işgücünün birincil üstlerinin insafına terk edilemeyecek kadar önemli bir konu..! Maalesef koltuğa yapışmış türdeki yönetim kademelerinin ilk hedefi anlamsız gerekçelerle kendilerine tehdit oluşturacağını düşündükleri bu kalifiye iş gücünü bezdirmek ve uzaklaştırmak oluyor. Sorumlu kim? Tabii ki “bir numaralı güç odağı” çünkü geleceği kurgulamak onların işi. “İyi adam bulamıyoruz” kabul edilemeyecek kadar zayıf bir söylem, “ne kadar istyorsun iyi adamla çalışmayı?”, “ne kadar hazırsın?”.! Zor sorular.!


Kanunlar anlaşılmak için mi?;

“65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz Ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”..! Ne anladınız? Hayır, anladığınız gibi değil, kanunun içeriği ağırlıklı olarak “kentsel dönüşüm” ile ilgili..! Okuduğunuzda muhtevayı anlıyor musunuz? Defalarca okuyun, yine “hayır”. İnsan düşünmeden edemiyor, amacı gerçekte nedir bu “torba yasaların”? Anlaşılamamak, dolayısı ile her yöne doğru çekilmek için mi kanunlar? “Resmi Gazete” başka bir alem hakikaten, okuyun, keyfine varın… İnsanlar anlayamadıkları kanunlarla yönetilemezler..! Ne kadar detay, o kadar karmaşa… “Yeni Anayasa” çalışmalarının en sıcak madde olarak gündemde olduğu bu günlerde unutmamamız gereken; “sade, anlaşılır, istikrarlı, adil bir içerik”.


Ekran kararırsa hayat kararıyor mu?;

Bilgisayarım yarım saatte açılıyor bu günlerde, bende panik dizboyu, çünkü güne yarım saat geç başlıyorum! Ne gereksiz bir şartlanma! Outlook’ a yarım saat geç baksam, çok şey mi kaybederim? Ya 20 yıl önce genel müdürler ne yapıyorlardı? Basit; “günlerini planlıyor ve yüzyüze ya da telefonla görüşüyorlardı ekipleri ile, iş ortakları ile, müşterileri ile ve çok daha verimli idiler..!” Tavsiyem; ben bir arıza nedeni ile mecbur kaldım, siz bilinçli olarak yarım saat kendinizle, insanlarla, insanlığınızla başbaşa kalın, çok şey kazandığınızı göreceksiniz..! Siber-uzay’ da kaybolmaya hayır.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

8 Haziran 2016, Çarşamba

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İSRAF OLAN “KADRO”, FANTEZİ OLAN “KURGU”..!

“Kadro” ve “Kurgu”

“Yönetim Araçları” ve “Yönetim Felsefesi”

Hemen her toplantıda gündeme getirmek zorunda kaldığım, tüm kurumlarımızın ve iş dünyamızın temel problemlerinin merkezinde yer aldığına inandığım iki önemli ana sınıflandırma. “Kurgusuz kadro israf, kadrosuz kurgu fantezidir” cümlesi ile özetlemeye çalıştığım bir yaklaşımın iki temel dayanağı. “Kadro yönetim araçlarının”, “kurgu yönetim felsefesinin” bir alt bileşeni ve en temel parametreleri…

Çoğu zaman, karmakarışık ve ağzına kadar yüklü ajandalarla cebelleşmek zorunda kalan iş adamlarımızın ve yöneticilerimizin yüklerini hafifletmek için kaleme aldığım bir makaleme atıfta bulunuyorum; “KAFAM ÇOK KARIŞIK..! AJANDAM DA..!” “Rotasını kaybetmiş” pek çok iş adamına bu yazımda belirtmiş olduğum “ana konsantrasyon alanlarını” tekrar hatırlatmak istiyorum;

1- Yol Haritası : “Net bir şekilde ifade edilmiş, odaklanılmış ve sadık kalınacak bir stratejinin oluşturulması ve korunması”

2- İcra Kabiliyeti : “Hatasız ve son derece verimli bir icra mekanizması kurmak ve devam ettirebilmek”

3- Şirket Kültürü : “Performans odaklı bir şirket kültürünün kurulması ve devam ettirilmesi”

4- Şirketin Yapısı : “Hızlı, esnek ve mümkün olduğunca az katmanlı bir organizasyonel ve operasyonel yapı kurmak ve devam ettirebilmek”

5- Yetenek Yönetimi : “Kalifiye insan gücüne sahip olma iradesi ve yeteneği”

6- İnovasyon : “Sektörünüzü dönüştürebilecek inovasyon yeteneği”

Dikkatinizi çekmişse yukarıdaki 6 maddeden herbiri ya “yönetim felsefesinin” ya da “yönetim araçlarının” alt başlıklarından birisi. Başka bir bakış açısı ile yine her bir madde ya “kadro” ile ya da “kurgu” ile ilişkilendirilebilir / ilişkilendirilmelidir.

Şimdi özellikle de patronluk / hissedarlık ve CEO’ luk / genel müdürlük pozisyonları için iddialı bir söylemde bulunuyorum : “Yukarıdaki 6 maddeye hizmet etmeyen bütün kalemleri ajandanızdan, faaliyetleri iş planınızdan, rapor ve dökümanları masanızdan kaldırın, atın..!” Atın derken yanlış anlaşılmasın; hayatınızdan çıkarmayın, sadece ilgililerine, sorumlularına, muhataplarına “delege edin”, bırakın onların ana işleri olsun bu sizin vazgeçtikleriniz… Siz ise şahsi faaliyetlerinizin ana konusu olarak bu 6 maddeyi görün… Biraz daha mı sadeleşmek istiyorsunuz kafanızda; “ben bütün öngörümü, tecrübemi, enerjimi, zamanımı “yönetim felsefesine ve yönetim araçlarına” vakfedeceğim” deyin… Hadi son bir basitleştirme daha; “doğru oluşturulmuş, birbirlerini tamamlar nitelikte, beni rekabette bir adım önde tutacak, şirketimi geleceğe taşıyacak bir kadro ve bu kadronun tüm bileşenlerinin patinaja düşmeden azami faydayı vermesini sağlayacak, sürekli kendini yenileyen, öğrenmeyi öğrenmiş, esnek, hızlı, değerlere saygılı bir kurgu.

“Kadro – kurgu analojisinin” olmazsa olmazı aralarındaki “liken ilişkisi”. Kadro (temel varsayım olarak en ideal şekilde işleyecek tarzda dizayn edilmiş) kurguyu destekleyecek, kurgu ise (temel varsayım olarak en ideal özellikleri haiz bir şekilde oluşturulmuş) kadroyu yaşatacak ve koruyacak şekilde oluşturulmuş olmalı. Pergelin sabit ucu olarak bu çabayı merkeze yerleştirdiğinizde, “yönetim felsefesi ve yönetim araçları ekosistemine” adım atmış oluyorsunuz zaten… Bundan sonrası sürekli bir “büyüme, verimlilik ve sürdürülebilirlik” çabası.

Vermiş olduğum 34 adet özel danışmanlık bu üç ana başlığın (büyüme, verimlilik ve sürdürülebilirlik) altında toplanmış durumda. Bugüne kadar yapmış olduğum yüzlerce görüşmenin ve onlarca projenin sonucu bugün ulaşmış olduğum nokta “kadro – kurgu” analojisi veya “yönetim felsefesi – yönetim araçları” yoğunlaşma alanları, yani size özetin özeti bir “draje” sunuyorum..!

a – Neden bu ihtiyacı hissettim?

Çünkü günümüz rekabet koşullarında ayakta kalmaya çalışan çoğu KOBİ ölçekli işletmenin sahip ve yöneticileri tam bir “odak kayması – akıl kilitlenmesi – panik kararlar üçgeninde” yaşamaya çalışıyorlar, çaba harcadıkça bataklığa gömülüyor, kurtulma şanslarını ziyadesiyle kaybediyorlar… Günlük rutinle uğraşmamaları gerektiği kadar çok hemhal oluyor, verimsiz faaliyetler ile saatlerini, enerjilerini ve ilişkilerini tüketiyor, zamanında yap(a)madıkları delegasyonun neticesi kendilerini çalışıyor / iş yapıyor olarak görüyor fakat sağlıksız büyüyor, verimsiz kalıyor ve sürdürülemez bir girdaba kapılıyorlar…

b – “Kadro – kurgu” / “yönetim felsefesi – yönetim araçları” temel yaklaşımının benimsenme ve uygulanma zamanı nedir?

Hemen “şimdi”, aslında “dündü”, aslında “bu işe atıldığınızda” yapmanız gerekendi..! Bugünün yeni girişimcilerine, start-up’ çılarına “melek yatırımcıların” ilk tavsiyesi sıkı hazırlanmış bir “iş planı”, bir “kadro – kurgu çalışması”, bir “yönetim felsefesi – yönetim araçları” mental faaliyeti… İşe adanmışsanız eğer, fiziksel kaynaklardan, sermayeden, ilişkilerden, müşteri portföyünden daha öncelikli ve ağırlıklı olan anlatmaya çalıştığım bakış açısı…

c – Geç mi kaldık, bir yerlerden başlama şansımız yok mu?

Tabii ki var fakat “yönetim felsefesi – yönetim araçları beyin fırtınalarında” geciktiğiniz her an sizin için büyük kayıplar oluşturuyor, bunu bilmelisiniz… Muhtemel krizler kapımızı çalmadan yapmamız gereken bu faaliyeti krizlerin tam göbeğindeysek eğer istesek de hakkıyla yerine getiremiyoruz. “Yönetim kurullarının, hissedarların ana gündem maddesi olması gereken” bu faaliyete düzenli, gerekli ve yeterli zamanı ayırın, bu yaklaşımı “performans değerlendirme kriterlerinizin” arasına koyun, kendinizin, yönetim kurulu üyelerinizin, hissedarların performansını bu hazırlığı baz alarak değerlendirin… (Daha fazla bilgi için bknz : YÖNETİM KURULLARI..! TERCİH – SONUÇ İLİŞKİSİ..! ve AİLE ŞİRKETLERİ: SORUNLAR VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ… başlıklı makalelerim)

İş dünyamızın en önemli sıkıntılarından birini “kervan yolda düzülür” uygulamaları olarak görüyorum. Belki zamanında başarılı olma şansı vardı bu yaklaşımın fakat bilgi sermayesinin bu kadar ön plana çıktığı bir dönemde artık “kervan yolda düzülemiyor, kaybediliyor”, sağdan-soldan sökün eden eşkiyalar, düşmanlar, rakipler, hazırlıklı değilseniz “kervanınızı yağmalıyor, taşıdığınız değerli eşyalara el koyuyorlar”, bu kervanların “hedeflerine ulaşması, menzillerine varması” artık mümkün değil..!

Şirketlerimiz çok zor şartlarda kuruluyor ve yaşatılmaya çalışılıyor, kurucular, hissedarlar, selefler-halefler, çalışanlar büyük fedakarlıklar yapıyorlar. Bu kadar büyük fedakarlıkların “çarpan etkisini” kat-be-kat arttıracak faktör “yönetim felsefesine – yönetim araçlarına” yapılacak “yatırımdır”. Evet, bu bir yatırımdır hatta yatırımların en önemlisidir. Yatırımlarınızı yaparken “kadro – kurgu” birlikteliğini hedef olarak gözetirseniz bu yatırımın “iç geri dönüm oranı” tahayyül edemeyeceğiniz kadar yüksek, “geri ödeme süresi” düşünemeyeceğiniz kadar kısa olacaktır. Ha, “bu bir masraf kapısıdır, buna gerek yok” gözüyle bakarsanız “tez zamanda bütün kervanlarınızın kaybına hazır olun”, acizane benden uyarması..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

30 Kasım 2015 – Pazartesi / 16:20

İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 18… “BUGÜNE KADAR NE YAPTIYSAM ONU YAPIYORUM..!”

Hayatın hangi alanında olursa olsun başlıkta yer alan cümle kadar “tehlikeli, gelişime engel teşkil eden” başka bir “düşünce kalıbı” olduğuna pek ihtimal vermiyorum doğrusu..! Tehlikeli olduğu kadar da yaygın olan bu düşünce kalıbı şirketlerden tutun siyasi partilere, iş adamlarından tutun siyasi liderlere tüm toplumsal tabakaları bir virüs gibi avucunun içine almış durumda, farklı şekil ve büyüklüklerde her an karşımızda, her an hayatımızda..!

“Sürekli değişim” dediğimiz bir zaman diliminde ne ilginçtir ki geçmişte neyi nasıl yapıyorsak tüm değişen koşullara “ben asla değişmem” mantığı ile aynı şekilde cevap vermeye çalışıyoruz. Mantıkla açıkça çelişen bu yaklaşımın temel sebepleri var tabii ki; toplumsal, kültürel, kişisel, çevresel… Eğitim sistemimiz bizi “kalıplarla şekillendiriyor”, “eski köye yeni adet getirme” yaklaşımı başımızın üzerinde Demokles’ in kılıcı gibi sallanıyor, kurumlar “konuşmayan, karışmayan, yağ çeken bireyleri” tercih ediyorlar, meydan okuyarak “konfor alanımızın  dışına çıkmak istemiyoruz” vs… Ama en önemli engel galiba; “sürekli kendimize yapmamız gereken kişisel yatırımın getirdiği maddi ve manevi yük, bu yatırımı gerekli ve sürekli kılan sorumluluk duygusunun dayanılmaz ağırlığı”

Yönetim danışmanlığı çalışmalarımda, özellikle de ilk toplantılarda çok dillendirdiğim bir “gerçek” var; “Sizi 50 milyon TL’ lik ciroya ulaştıran düşünce ve çalışma yapısı 100 milyona, 200 milyon TL’ ye ulaştıran 500 milyona ulaştırmaz. Oyunun değişen kurallarına adapte olmak ve oyunu dünden farklı oynamak zorundasınız. Bu yeni bir düşünce yapısı, yeni bir kadro, yeni bir kurgu yani “yeni bir siz” gerektirir”. Yeni bir “sizi” üretemeyenlerin / oluşturamayanların “üst sınıf rekabet ve oyun alanlarında var olabilmesi, lig atlayabilmesi pek de mümkün değil günümüzde”

Tabii ki bahsettiğim “omurgasız, ilkesiz bir yaşam ve iş yapış tarzı” değil. Bahsettiğim “her günü bir öncekinden daha gelişmiş bir birey” olarak tamamlayabilmek, bizi biz yapan “temel değerlerimizden, sürüklenmemizi engelleyen çapalarımızdan” vazgeçmeden, taviz vermeden…

Özelde çalışanlara genelde toplumun her bir bireyine acizane tavsiyem; yapılan her rutin işi dahi “acaba nasıl daha iyi yapabilirim” mantığıyla yapabilmek, her çalışma gününe “acaba donanımımı nasıl geliştirebilirim” yaklaşımı ile başlayabilmek, parçası olunan her projeye “acaba daha fazla ne öğrenebilirim” düşüncesi ile bakabilmek…

“İnovasyon kültürü” deyip de peşinden koştuğumuz ama uluslararası arenada bir türlü saygın bir parçası olamadığımız kavramın temelinde bu yaklaşım var. “Bize düşen kültürel kodlarımızın aslında tam göbeğinde yer alan bu temel düsturu nasıl ve neden kaybettiğimiz keşfedip kendimizi ve kurumlarımızı sıkı bir dönüşüme tabi tutmak”.

Başımız dik, müreffeh bir toplumun öz güvenli, kendileri ve toplumları ile gurur duyan fertleri olmak istiyorsak başka bir seçeneğimiz de yok galiba..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

1 Ekim 2015, Perşembe / 14:34

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın