JURNAL 31… ASLOLAN İNSANDIR..! / Bir Yeni Yıl Muhasebesi

Arada sırada çalışma arkadaşlarım, genç kardeşlerim, koçluk veya mentorlük verdiklerim sorarlar, “kestirmeden bir mucizevi draje alabilmek” uyanıklığı ve umudu ile: “Lütfullah Bey, bütün tecrübenizi, birikiminizi gözden geçirseniz, bize herşeyin başı “tek bir sihirli cümle” söyleseniz bütün bunların özeti olan, ne derdiniz?” Zor soru ama geçenlerde tekrar muhatabı oldum bu sorunun, tam da yeni yıl öncesi bir tür “nefis muhasebesi” olarak verdiğim aşağıdaki cevabı ayrıca bir de linkedinde yayınladım, biraz daha genişleterek burada da paylaşayım, buyrun;

Anladım ki aslolan insanmış;

Bütçeyi, planlamayı, raporlamayı, bilançoyu, gelir tablosunu, nakit akışı, USGAAP’ ı, IFRS’ yi, UFRS’ yi öğrendim, XL’ i yedim yuttum, power point’ de yüzdüm, ERP paketlerinde dans ettim… sonunda geldim, gördüm ve;

Anladım ki aslolan insanmış…

Yerliyle çalıştım, yabancı ile kapıştım, para ve itibar kazandırdım, masada patron gibi oturdum, misafirime çay taşıdım, hadlerini bildirdim, haddimi bildirdiler… sonunda geldim, gördüm ve;

Anladım ki aslolan insanmış…

Patronu kendine, astımı üstüme, üstümü diğerlerine karşı korudum, işim olmayan işleri meşgale edindim, ormana bakayım ama ağaçları da kaybetmiyeyim dedim… sonunda geldim, gördüm ve;

Anladım ki aslolan insanmış…

Sütü de, reklamı da, matbaayı da, tıbbi cihazı da, onkoloji ünitesini de, betonu da, dış cepheyi de, iskeleyi de öğrendim… sonunda geldim, gördüm ve;

Anladım ki aslolan insanmış…

Her lider eninde sonunda gelir “doğru adama, doğru insana, doğru ekibe dayar sırtını”, önceki aşamaların tamamı bir hazırlık sürecidir, bizleri “insana hazırlar”, sıfırları teşkil eder, 1′ i yerleştiremezseniz en sola, laf-ı güzaftır, yok hükmündedir, egonuzu şişirir, sonra da paraşütsüz serbest düşüşe geçersiniz. Yeni yıla girmeden yine ( kaçıncı kez) anlıyorum ki “aslolan insanmış”

Bazıları için hazmetmesi zor bir draje bu. Kazanılmış teknik yeteneklerden çok daha önemli birşeylerin var olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor, tevazuyu, egoları aşmayı, yardımsever ve fedakar olmayı, öğretmeyi, sürekli öğrenmeyi, eğitmeyi ve eğilmeyi gerektiriyor. Sizden daha çok bilenlerin olduğunu, paranın ve kazancın her şey olmadığını kabul etmeyi, sosyal kaygıları, toplumun refahını düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Drajeyi yutmak ne kadar zor olursa olsun toplumun ve çocuklarımızın geleceği bu gerçeği kabullenmekte yatıyor; aslolan insandır.

İnsanı merkeze alan nice mutlu yıllara…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

27 Aralık 2017, Çarşamba

Reklamlar
JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 30… İSTİFASINI İSTEMEK / İSTİFAYA ZORLAMAK..!

Yeni moda kavramımız “istifasını istemek / istifaya zorlamak”. Siyasetçilerin algı formatını bilmiyorum ama biz iş dünyasında olanlar için “istifa” kavramı çok daha net anlamlıdır diye düşünüyorum. Öyle mi? Haklı olmayı çok arzu ederim.

İstifa “tek taraflı” bir eylemdir, teoride istifa “edilir”, ettirmek / ettirilmek istifa kelimesinin “ardılı” olamaz, dolayısı ile siyasette de böyle olmalıdır. Ya yeni bir fırsat doğmuştur ya artık vazgeçmişsinizdir ya da akıl – ruh ve beden sağlığınızı korumanın başka bir yolu kalmamıştır. Taşınırsınız, çocuğunuzun eğitimi için yer değiştirirsiniz, sağlığı bozulan bir yakınınıza bakmak zorundasınızdır. Sonuçta tamamı “tek taraflı alınan bir karar ve uzantısı olan bir tasarruftur”. Çalıştığınız kurum sizden memnun değilse haklarınızı verir ve sizi işten çıkarır, “istifaya zorlamak” bu anlamda anlaşılır bir tutum değildir.

Ya yönetici koltuğuna yeni gelenin durumu? Şu anda “popüler bir siyasi vakanın” şaşkınlığı içindeyim; Ankara’ nın yeni BB başkanının ilk icraatlarından biri “tüm bürokratların istifasını istemek” olmuş. Tanıyor mu, yetenek ve yeterliliklerini biliyor mu, beraber teşrik-i mesaide bulunmuş mu? Bir yöneticinin ilk tercihi geldiği yerdeki tüm üst düzey kadrosundan kurtulmak mı olmalı? Bunu gerektirecek fiilleri varsa zaten yargıya başvurup mücbir sebeplerle işten atarsınız, değil mi !? Yolsuzlık yapılmıştır, suistimal vardır, görev ve yetkiler kötüye kullanılmıştır veya en basiti çalışan yetersizdir, sorumluluklarının hakkını verememektedir vs… Sebep ne olursa olsun, çok ciddi yasal gerekçeler yoksa eğer, alırsınız karşınıza, durumu açıklar ve başka seçenek yoksa iş akdini fesheder, helalleşir, haklarını ödersiniz, olur biter..!

Bu kadar önemli ve insani konularda bir de topluma “emsal teşkil etme sorumluluğu” var ki bence en tehlikeli nokta bu. Özellikle iş dünyasının “durumdan vazife çıkartan” bazı muhteris ve vurguncu üyelerini bilumum “mobbing” vasıtaları ile gayri ahlaki ve gayri hukuki yollarla çalışanlarını istifaya zorlamaya “teşvik etmiyor mu” bu durum?

Yaşadığımız olağanüstü dönemlerin uzantısı olarak olağanüstü tedbirlere başvuruyoruz, tetikleyici ve uygulayıcılarına sorarsanız muhakkak rasyonel açıklamaları da vardır bu tasarrufların ama hepimiz biliyoruz ki; “kötü örnek, örnek değildir”..!

Kurumların ve tabii ki devletin “sürekliliği esası” gözönüne alındığında bu tür tedbirler geleceğe taşınan birer “kötü miras”. Asla ve asla sürdürülmemesi gereken yanlış ve haksız uygulamaların varlıklarını büyüterek devam ettirmesi için birer “meşruiyet aracı” oluyor bu tür uygulamalar, asıl yıkıcı tarafı bu.

Adil olmanın ve adil kalabilmenin asıl meydan okuma unsuru olduğu günlerden geçiyoruz ülke olarak, siyasetimizle, iş dünyamızla. Umarım yüz akıyla geçeriz bu sınavları.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

8 Kasım 2017, Çarşamba

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İNŞAAT – GAYRİMENKUL GELİŞTİRME : Bir Sektör Analizi

C – seviyesi yöneticilik dönemimin son dört – beş yılı, yönetim danışmanlığı projelerimin ise önemli bir kısmı “inşaat – gayrimenkul geliştirme” içinde / içiçe geçti. Şu sıralar sektör temsilcileri tarafından artan bir şekilde yüksek sesle dillendirilen problemlerin neredeyse tamamını bizzat ve birebir yaşadım. Günümüzün iş dünyası ajandasında büyük yer işgal eden ve artık sektörler ötesi bir makro mesele haline dönüşen bu sıkıntıları bir de kendi perspektifimden sizlerle paylaşayım dedim.

Genelde sektör analizlerini üç ana başlık altında yapmayı tercih ediyorum ; “sektörel, finansal, yapısal”. Bu makalede de aynı metodolojiyi takip edeceğim :

  • Sektörel problemler :

1. Özellikle “kentsel dönüşüm” alanında yaşanan mevzuat ve kamu kurumları irtibatlı problemler : Yönetmeliklerdeki sıkıntı ve eksiklikler, “çantacı, aracı vs.” isimleri ile tanımlanan şahısların ortalığı karıştıran faaliyetleri, belediyelerin ve kamu kurumlarının “uzak duran” tavırları.

2. “İnovatif yaklaşımların” eksikliği : Yapılan binalar geçmişe göre çok daha kaliteli ama projeler neredeyse birbirinin aynısı. Talep yüksek olup arzın önünden gittiği müddetçe sıkıntı yok fakat rüzgar bugünkü gibi tersine döndüğünde sonuç tam bir “tıkanma” oluyor.

3. “Akıllı ev”, “A+ ofis” gibi tanımlarla yapılan pazarlama – satış faaliyetlerinin sığlığı ve yanıltıcılığı : Kavramların içini boşaltıyoruz bu da beraberinde hem yeknesaklaşan ve etkisizleşen pazarlama araçlarını, hem de kaybolan “müşteri güvenini” getiriyor. Hepimiz biliyoruz ki dairelere birer tablet yerleştirmekle evler “akıllı” olmuyor, kart okutularak binilen asansörler de ofisleri “A+” yapmıyor.

4. İnşaat – gayrimenkulun Türkiye’ nin finansal kaynakları üzerindeki baskısı : Sektör son yıllarda ülkenin “iç ve dış finansal kaynaklarını” o kadar büyük bir hızla ve acımasızca emdi ki diğer sektör temsilcileri gözünde son derece kötü bir şöhrete sahip oldu. Bir finans kökenli profesyonel olarak bu eleştirilerin büyük kısmına ben de katılıyorum. “Kg başına ihracat ve katma değeri çok daha yüksek” sanayi ve yüksek teknoloji üretimi, finansal kaynakların ağırlıklı olarak inşaat ve gayrimenkul geliştirmeye kayması nedeniyle hakettiği ilgiyi ve büyümeyi görmedi maalesef.

5. Konut, ticari yapı, sanayi tesisleri segmentasyonunun, lokasyon seçimlerinin, iç dağılımlarının, mix oranlarının doğru yapılamaması, “pazar araştırma”, “en doğru kullanım analizi” çalışmalarının yetersizliği : AVM’ ler son yıllarda hepimizin gündeminde, yanlış lokasyon ve profilde olanlar hızla kapanıyor ya da “format” değiştiriyor, içlerindeki “kiracı mağazalara” yaşattıkları dramlar da cabası. Ticari gayrimenkulun önemli bir parçası olan “ofislerde” ise dengeli bir dağılım yok. MİA’ lar (merkezi iş aksları) üzerinde veya çevresinde olması yeterli görülen pekçok ofis projesi şu anda sinek avlıyor, beraberinde gelen USD, Euro bazlı, “hayatın olağan akışına” son derece ters kira bedelleri de şaka gibi. Kiralar üzerinde yaşanan mücadelenin iki tarafa da kaybettirdikleri ayrı bir tez konusu.

6. “Kentsel dönüşümün” amacından sapması, ruhundan uzaklaşması : Türkiye’ de sayısı 7 – 8 milyon olan sağlıksız ve tehlikeli konut stoğunu dönüştürmek için gündeme gelen “kentsel dönüşüm” çabaları Bağdat Caddesi üzerinde rant üretme faaliyetlerine dönüştü, en basitinden böyle bir imaj oluştu. Haydi itiraf edelim, Türkiye’ nin çeşitli bölgelerinden hayvanlarını, tarlalarını satarak İstanbul’ a gelen, %82 – %18 dağılımı ile Bağdat Caddesi’ nde dönüşüm işine girenlerin oluşturduğu akıl tutulmasına anlı şanlı firmalarımız da kapılmadı mı?

7. Vatandaşla karşı karşıya gelen müteahhit ve “beni seçmenimle karşı karşıya getirme / bırakma” diyen siyasi otorite / devlet : Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Büyükşehir Belediyeleri, İlçe Belediyeleri “dönüşüme hizmet edebilmek” için kendilerini de “dönüştürmek” zorunda. Fikirtepe gibi lokasyonlarda ortaya çıkan problemlerin çözümünü kamu otoritesi olmadan tarafların kendi çabaları ile sağlaması mümkün değil, zaten yaşayarak görüyoruz.

8. Sektörde “balon” var mı? sorusuna verilemeyen samimi ve direkt cevaplar : Evet kocaman bir balon var, neden buna “balon değil ama arz – talep uyuşmazlığı var” gibi cevaplar veriliyor?! Problemi hasırın altına süpürmenin kime faydası var? Konuta en çok ihtiyaç duyan kesimlerin ulaşabileceği “fiyatlar” sağlanamıyor çünkü İstanbul’ da arsa fiyatları çok yüksek. Doğru ama neyi değiştirir? Sadece İstanbul’ da markalı konutlarda 250 bin arz fazlası var. Bu makalenin yazıldığı saatlerde Sn. Adnan Polat Erzurum’ de sektörün çok ciddi sıkıntıda olduğuna, pek çok “büyük ve iyi bilinen firmanın” yükümlülüklerini yerine getiremeyeceğine dair demeç veriyordu. “Rantsal” değil “kentsel ve değersel dönüşüme” hizmet eden ve “geniş halk kitlelerince ulaşılabilir” konutlar üretmek zorundayız. “Balonun” varlığını değil, muhtemel yıkıcı etkilerini nasıl hafifleteceğimizi konuşmak ve çarelerini bulmak zorundayız artık.

  • Finansal problemler :

1. Özsermaye yetersizliği : Şirketlerimiz “bilanço büyüklüklerine oranlandığında inanılmaz derecede düşük özsermayelerle” faaliyet gösteriyorlar, bana sorarsanız çoğu “teknik iflas noktasına” gelmiş durumdalar. Özsermayeyi büyütmek yerine “bir projeden gelen kaynağı diğer projeyi finanse etmek gibi orta – uzun vadede yıkıcı sonuçlar doğurabilecek bir çalışma modeli” benimsemiş durumdalar. Çarklar dönerken amenna, ama çarklara çomaklar girdiğinde B-planı olmayan şirketler, “devasa” yapılar olsa dahi, büyük krizlere yuvarlanıyorlar.

2. Ucuz finansmana ulaşım sıkıntısı ve döviz bazlı krediler : Maalesef “sermaye piyasalarımızın derinliği ve türev ürünlerin yetersizliği” ucuz finansmana ulaşımı çok zorlaştırıyor, şirketlerimiz de proje finansmanı için orta – uzun vadeli döviz kredilerine veya daha da kötüsü kısa vadeli kredilere yöneliyor, buralardan sağlanan kaynakları da kriz dönemlerinde “işletme sermayesi ihtiyaçları” için kullanıyorlar. Deniz suyu içmek bu, ölüme götürür!! Kur farkı götürmezse faizler götürür, o götürmezse temerrüdler götürür, tam bir ölüm girdabı, çıkmaz sokak!!

3. Yabancıya satışlarda ve yabancıdan doğrudan yatırımda yaşanan hayal kırıklıkları : Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki yaşanan her uluslararası kriz gelip ilk bizi vuruyor, yatırımcıyı kaçırıyor, doğrudan sermaye girişine engel oluyor. Ülke dışındaki fuarlarda yabancılara yapılan satışlar geliştiricilerimizin finansal ihtiyaçlarını karşılamak yolunda ilaç olamıyor maalesef, ülkenin “kendi hikayesine ciddi ve kesintisiz yatırım yapması şart”.

4. Gayrimenkulü BES, sermaye fonları, varlık fonları ile organik ilişki içine bir türlü sokamıyoruz : Yurtdışından gelen fonlar yüksek riski görüp doğal olarak yüksek getiri bekleyenler, yani “sıcak para” ile, “kısa vadeli spekülatif kaynaklarla” uğraşıyoruz. Daha büyük projelerin altından kalkabilmek için daha büyük ortaklıklara ve, maalesef kaçınılmaz bir şekilde, “konsolidasyona” ihtiyaç var. “Mikro yapıları makro büyüklüklere” dönüştürmek zorundayız, özellikle yurtdışı projeler için.

  • Yapısal problemler :

1. Finansalları, mali verileri “okumada”, raporlamada, veri yorumlamada yaşanan zaaflar : Sektöre CFO olarak ilk adım attığım şirkette söylenen bir cümleyi hiç unutamıyorum; “bu sektörde batarsın, battığını üç yıl sonra anlarsın”. Bugünün dünyasında en önemli yatırım ve değerlendirme aracı olan “anlık veriye” karşı tutunulan bu tavır çoğu şirkette aynen devam ediyor maalesef. Sektör, ağırlıklı olarak, “ERP’ ye, veri yorumlamaya” yatırım yapmıyor gereken ölçüde.

2. Müteahhitlikten gayrimenkul geliştirmeciliğe dönüşümde yaşanan güçlükler : Geliştirme, projelendirme, işletme, pazarlama, yönetim, satış tarafına henüz istenilen ölçüde geçiş yapamadı sektör. Zaten oyuncuların önemli kısmı sektör dışından gelenler, onlar da “inşa etmeyi” yeterli görüyorlar, sonrasındaki fonksiyonları gözardı ediyorlar çoğunluklu. A’ dan Z’ ye tüm fonksiyonaları içeren bir “bütünlüğü” yakalayamadık ağırlıklı olarak. Çok başarılı bir “müteahhit” olmak, çok başarılı bir “geliştirmeci” olmayı getirmiyor beraberinde. Bu “dönüşümü” başaramamanın maliyeti tüm paydaşlar ve vatandaş için çok yüksek.

3. Şirket, proje ve saha yönetimindeki zaaflar : 100 milyon USD ciro beklentisi olan bir projenin imalat süreçlerinin 3 – 5 kişilik bir çekirdek kalfa – usta ekibi tarafından yönetildiğini dehşetle görmüştüm danışmanlığını yaptığım gayrimenkul geliştirme firmasında. Planlamacı yoktu, proje müdürü yoktu, iş güvenliği yoktu, o yoktu bu yoktu ve bu proje İstanbul’ un çok nezih bir ilçesinde denize birkaç km uzaklıta A, A+ bir projeydi. Planlama süreçlerinden başlayarak çok ciddi beyin gücü ve ekipler vakfetmeliyiz bu devasa projelere, oysa zamanımız bürokrasi ile cebelleşmekle, tedarikçilerle ölümüne pazarlık yapmakla, hep en ucuzu kovalamakla geçiyor, işin “nihayetindeki toplam maliyeti” düşünmeden.

4. Oluşmuş kayıtdışı ekonomi : “Kayıtdışı ekonominin” en yoğun yaşandığı sektörler taahhüt ve gayrimenkul geliştirme. Birçok olumsuzluğunun yanında, finans kökenim nedeniyle en çok ilgilendiğim tarafı “mali tabloların gerçek durumu göstermiyor oluşu”. “Bilanço, gelir ve nakit akış tabloları arasındaki bağlantı gerçek durumu göstermiyor” çünkü gerçek durumu derinden etkileyen “ikincil defterler” sözkonusu. Bu nedenle şirketlerin “röntgenlerini tam olarak çekemiyor, checkuplarını tam ve doğru olarak yapamıyor, taşıdıkları riskleri tam olarak ölçemiyoruz”, bu durum “yatırım iklimini” de olumsuz etkiliyor.

5. Tedarikçi ve taşeronlarla kurulan ilişkinin her açıdan “sürdürülebilir olma özelliğini” yitirmesi : Vadelerin bu kadar uzadığı bir ortamda taşeron ve tedarikçilere yapılacak ödemelerin sürekli ertelenmesi, zorluklar çıkarılması ve aşırı taleplerde bulunulması bu küçük ölçekli firmaları çok zor durumda bırakıyor. “Ekosistemin” bu ayağı sürekli kayıpta, gidenin yerini doldurmak için gelen her yenisi ise “daha düşük kalite ve performansla” hizmet veriyor. Sonuç hepimizin malumu; “geciken işler, nefaset kayıpları, hayal kırıklığına uğrayan müşteriler ve orjinal bütçesini kat be kat aşan imalat kalemleri”.

Bu makalenin sınırları tabii ki tüm olumsuzluk ve problemleri kapsayacak genişlikte değil, ben sadece tecrübelerim ve okuduklarım doğrultusunda bir özet çıkarmaya çalıştım. Çözüm önerilerim takip edecek makalelerde olacaktır elbette. Bu arada sevgili kardeşim, değerli akademisyen “Dr. Levent Sümer’ in blogunu” ve aşağıdaki bağlantılarda okuyabileceğiniz makalelerini sıraladığım problemlere çözüm yolunda “birer önlemler ve öneriler paketi olarak okumanızı da” hararetle tavsiye ederim.

https://leventsumer.wordpress.com/2017/10/01/afrika-muteahhitlik-fonu/

https://leventsumer.wordpress.com/2017/08/08/turkiye-gayrimenkul-fonu/

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

6 Ekim 2017, Cuma

İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 29… ÇEPERDEN SIZANLAR – 9

Okullar açılırken;

Okullar açılıyor..! Hayatın her anının bir “ders”, bulunduğumuz her ortamın bir “sınıf”, her muhatabımızın bir “öğretmen” olduğu bilincini yerleştiremezsek çocuklarımıza, açıldıkları kadar kolay kapanıyorlar okullar onların “zihinlerinde”.! Maalesef, fiziksel olarak okuldayken bile çocuklarımız, bir türlü “öğrenen bireyler” olamıyorlar. İşyerlerimiz de pek farklı değil ezici çoğunluğu ile, öğrenenler ve uygulayanlar değil “sistemin çarklarına çomak sokmayacak yani aslında öğrenmeyi durdurmuş olanlar” taltif ediliyor çoğunlukla. Hiç bitmeyen koşunun kazananları bacaklarını değil, gri hücrelerini çalıştıranlar!


Cebimizde gözü olan uyanıklar;

Bizi tanıyanlar genelde ailece kahvaltıya, özelde de benim çaya olan düşkünlüğümü bilirler ama birazdan yazacaklarım bu düşkünlüğümden değil, kendimizi “enayi yerine konuluyor” hissetmemden. Bu toplumun çok ezici bir çoğunluğu için çay kahvaltının ayrılmaz bir parçasıdır hatta sadece kahvaltıda çay içen arkadaşlarım var benim. Eh, finansçıyız, bardak başına çay maliyetini de hesaplayabiliyoruz üç aşağı beş yukarı, Allah’ a şükür.!! Bu hesabı yapamadığımızı düşünen bazı gözüaçıklar gittikçe artan oranda Ataşehir’ dekiler benzeri mekanlarda ve semtlerde yeni bir uygulamaya geçiyorlar yavaş yavaş; çay kahvaltıya dahil değil, ne kadar içersen o kadar ekstra ödüyorsun, genelde de bayağı fahiş oluyor bu ekstralar. 25 TL’ lik kahvaltıya ek 30 TL çay parası ödeyebiliyorsun mesela. Bu adamları ve benzeri yaklaşımları yola getirmenin en etkili yollarından biri “sosyal medya” tabii ki, sadece çay-kahvaltı için değil, benzer tüm örnekler için. “Cebimizde gözü olan, kendini çok akıllı sanan bu şark kurnazlarına” cevabı protesto ederek ve sürekli başlarına çalarak ancak verebiliriz. Bu iş gülü seven dikenine katlanır meselesi değil, direkt diken yedirme meselesi. Bu ve benzeri tüm uyanıklıklar için tepki gösterelim lütfen… Yoksa yakında iskenderin yanında yoğurdu, lahmacunun yanında yeşilliği ekstradan… vs.. falan saydırmaya çalışacaklar uyanıklar…


Arap sermayesi için en güvenli liman : Türkiye

ABD’ de 11 Eylül yasa tasarısının geçmesi devam etmekte olan “adı konulmamış Dünya Savaşı’ nın” en önemli adımlarından biridir ve artık Suudi Arabistan açık bir hedeftir. Suud’ ların ABD’ deki 750 milyar USD’ ına artık sudan sebeplerle el konulabilir, teröre destek verdikleri iddia edilebilir, 11 Eylül kurbanı ailelerin açacakları tazminat davalarının karşılığı olarak üzerine yatılabilir vs… Artık Suudi Arabistan’ da dahil ve başta olmak üzere “Arap sermayesinin birincil ve en güvenli limanı Türkiye olmalıdır”. Türkiye bu hedefi 12′ den vurabilecek kurumlara, altyapıya ve lokasyon avantajına sahiptir, imparatorluk mirasını dillendirmiyorum bile. Genelde Ortadoğu, Arap yarımadası ve Hint alt kıtasındaki devasa kirli oyunun engellenmesi için başta Türkiye bu bilinçte olmalı ve kendini yeni güvenli liman olarak konumlamalı ve yapılandırmalıdır. Maalesef kamu kurumlarının insan gücü ve yetişmiş bürokrasi anlamında ciddi kriz yaşadığı bu günlerde bu hedefe ulaşmak zor görünüyor ama “doğru bir insan kaynakları planlaması ile başarmamız hala mümkün”. Devlet aygıtı bu bilince umarım en yakın zamanda istim üstünde ulaşır, bürokrasi ve önemli kurumların yönetim kadroları ve kurguları azami şekilde güçlendirilir ve bu tarihi fırsat heba edilmez.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

6 Eylül 2017, Çarşamba

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 28… İleri Matematikten Önce..!

Bir süre önce “Linkedin’ de” yayınladığım mesajı, önemine binaen biraz daha geliştirerek bağımsız bir “Jurnal” makalesi haline getirmeyi uygun gördüm, çünkü özellikle bir-iki aydır yaşadığım şaşkınlığın, hayal kırıklığının ve üzüntünün haddi hesabı yok..!

İşim, Adwords reklamlarım ve yönetim danışmanlığı web sitem nedeniyle / (üzerinden) gün içinde çok sayıda telefon ve e-posta alıyorum, çok farklı konular için ve çok farklı sosyo-ekonomik katmanlardan.

Maalesef, çok üzülerek ifade etmek zorundayım ki mesaj ve aramaların ezici bir çoğunluğu;

“Asgari iletişim kurallarını” dahi içermekten çok uzak,

“Derdini ifade edemeyen, kendini anlatamayan,”

“Muhatabında empati ve ilgilenme isteği uyandırmayan” mesaj ve aramalar.

“Doğru iletişim” herşeyin başı, kendimizi “saygınlık uyandıracak şekilde, empati kurulabilecek bir içerikte, içten ve samimi, doğru kavram ve sözcüklerle” ifade edemezsek, nasıl başarı kazanacağız? Bırakın işimizde, sosyal hayatta nasıl bir yer edineceğiz? Çocuklarımıza daha lise yıllarında “ileri matematik öğretmekten” çok önce ve hayati bir şekilde bu temel bilgileri vermek zorundayız. Çalışma arkadaşlarımıza, ekibimize mesleki eğitimlerinden önce bu kadar temel bilgi ve kavramları anlatmak durumundayız. Politikacılarımız, ekranlardan eksik olmayan şöhretlerimiz, hepimiz bu kadar basit en temel bilgileri tekrar ve tekrar öğrenmek zorundayız.

Eğitim sistemimizin taşıdığı ve yaşattığı sıkıntılar hepimizin malumu. Ezberci bir müfredat, test sorularını doğru cevaplamayı hedef edinmiş bir sınav sistemi, teknolojiden ve günün gereklerinden uzak bir öğretim programı vs… Son günlerde artarak yaşadığım olumsuz tecrübeler ise problemin boyutunun çok daha büyük, durumun ise çok daha vahim olduğunu gösteriyor bana.

  • Arayanların, mesaj gönderenlerin bir kısmı gençler; yeni mezun, çalışan veya iş arayan, kariyer yapmak isteyen, büyüklerinin kurduğu işi devam ettirmek zorunda kalan, genç yaşta patronluk sorumluluğu üstlenen ve bunun yükü altında ezilen, çare arayan, destek bekleyen… Empati kurmak için çok uğraştığım şahıslar fakat çoğunluğu için “ortak problem”; kendilerini ifade edemiyorlar, sağlıklı bir iletişimin asgari şartlarını dahi yerine “getiremiyor”, belki de getirmeyi “gerekli dahi görmüyorlar”.
  • Diğer kesim, daha tecrübeli, genelde orta yaşlı profesyonel ve iş sahipleri. Çoğu tabii ki daha oturaklı, daha ne istediğini bilen, daha diyaloğa açık, monologdan kaçınan şahıslar. Aynı dili konuşmak elbette ki daha kolay, iletişim daha açık yürüyor, kurallar daha iyi işliyor.

İki kesim için de doğaldır ki “istisnalar kaideyi bozmuyor”.

Kıyaslamadan ve sorgulamadan duramıyorum; gençlerimize ileri matematikten önce vermemiz gerekenler hakkında “aileler olarak, eğitim camiası olarak, siyasiler olarak yeterli bilgi ve öngörüye” sahip miyiz? Burada oluşan ve “ölçülemeyen büyük toplumsal ve ekonomik maliyetin” farkında mıyız? Zamanında kazanılamayan “nitelik ve alışkanlıkların” ömür boyunca etkisini olumsuz bir şekilde taşıdığımızın bilincinde miyiz?

Ben yaşayarak görüyor ve bir “sorumluluk olarak” değerlendirdiğim için bu endişemi burada sizlerle paylaşıyorum. Eğitim sistemimizin “müfredatın hep daha ilerisini kovalamaktan” çok daha mühim öncelikleri olmalı, çok daha hayati, çok daha insani..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

31 Mart 2017, Cuma

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 27… “Sade siz derdi bulun, sonra kolaydır derman”

“Ye’se hiç düşmeyecek zerrece imanı olan;
Sade siz derdi bulun, sonra kolaydır derman”

Merhum İstiklal Marşı şairimiz Mehmed Akif Ersoy’ un “Süleymaniye Kürsüsünde” şiirinde yeralan bu iki dize hayatıma yön veren temel düsturlardandır. “Derdi anlamak – dermanı bulmak” sıralaması kağıt üstünde ne kadar basit ve anlaşılır görünüyorsa da uygulamada o kadar zor ve meşakkatli. Öylesine çaba istiyor ki millet olarak adeta gözümüz korktu,  derdimizi anlama / bulma çabalarından tamamen vazgeçtik, deneme yanılma yoluyla cevap vermeye çalışıyoruz günlük hayatın getirdiği zorluk, ihtiyaç ve dayatmalara, iş dünyamız, siyasetimiz, bilumum tüm sosyal katman ve kurumlarımız bu anlamsız, verimsiz, kısa vadeli, sonuçsuz çabanın içindeyiz, sonunun hüsran olduğunu bile bile…

Bu Jurnal’ i yazmama sebep olan yaklaşık 20 yıl önce almış olduğum bir not. Arşivimi karıştırırken geçti elime, maalesef kaynağı da belli değil.

Konu;

Robert A. Dahl isimli bir araştırmacı / akademisyenin çalışmasından alıntılar, 1960′ ların sonları hem de. Amerikan toplumunda “ezici ağırlıkla genel kabul gören temel siyasi değerleri” sıralamış;

1. Ülkenin “anayasal sistemine” bütün toplumca verilen genel destek. “Seçilmiş hükümetlerin ve anayasal hükümlerin” kesin ve vazgeçilmez itibar ve hükümranlığı (Constitutional System)

2.”Siyasi eşitlik” ilkesine sıkı bağlılık, adanmışlık (Political Equality)

3.”Özel mülkiyet hakkına” duyulan inanç ve saygı (Private Property)

4.”Bireysel başarıya” verilen önem ki bu başarının kooperatif bir çaba sonucu gerçekleşmesi çok daha tercih edilir bir durum, yani makroda “toplumsal dayanışma”, mikroda “ekip ruhu” (Individual Achievement)

5.Amerikan sınırları ve imkanları dahilinde “bireysel başarıya gerekli çabayı gösteren herkesçe ulaşılabileceğine” duyulan güven ve inanç (Personal Achievement in the American Milieu)

Sizi duyar gibi oluyorum; “Trump’ ı başkan olarak iş başına getiren bir ülkede bu değerlere duyulan genel ve yüksek oranlı bağlılık ne kadar geçerli artık?” diye soruyorsunuz. İnanın bana mesele bu değil zaten.! Asıl mesele Amerikan toplumunun ve politika yapıcılarının “en temel dinamik ve kavramlar üzerinde” 50 – 100 – 150 yıl önce harcamış oldukları “beyin mesaisi ve kurmuş oldukları mutabakat”. “Tüm meselelerin başı olan bu sorunları” çözdükten sonra toplumsal zenginleşme ve ilerleme maceralarına tüm hızları ile ve kesintisiz devam etmişler. Ben bugün de “bilimsel, teknolojik, ekonomik ve askeri alanlardaki hegemonyalarını” zamanında tesis etmiş oldukları bu “toplumsal mutabakata” bağlıyorum açıkçası.

Bizim bamtelimiz şudur ki toplum olarak asgari müştereklerimiz üzerinde uzun zamandır mutabık değiliz, bu gerçeği bir türlü kabullenmiyor olsak dahi. Bizi ileriye taşıyacak, atılım üzerine atılım yaptıracak fırsatların önünde kale gibi dikilen “dertlerimiz” üzerinde mutabık kalamıyor, onların yükünü üzerimizden atamıyoruz. Her siyasi liderden, her iktidardan, her “entelijansiyadan”, her devrin akademik kadrolarından, velhasıl her “toplumsal güç odağından” farklı zaman dilimlerinde birbirinden farklı ve çoğunlukla çelişen “teşhisler” ve “tedavi önerileri”..! ABD toplumu gibi neredeyse her renkten, her ırktan unsurlar barındıran bir milletin onlarca yıl önce üzerinde mutabık kaldığı temel siyasi değerler var, biz hala “yeni anayasamızın temel hükümleri üzerinde şeksiz, şüphesiz, azami düzeyde geniş katılımlı bir uzlaşı” tesis edemedik.

“Siyasi yelpazenin” neresinde bulunursak bulunalım, bu topraklar için ve bu ulusun ali menfaatleri uğruna temel dertlerimiz üzerinde mutabık kalmak ve bunlara acil çözümler üreterek yolumuza arkamıza bakmadan devam etmek zorundayız. İmparatorluk geçmişimiz, Cumhuriyet tecrübemiz bize ışık tutacaktır zaten, yeter ki samimi olalım, yeter ki kafa patlatalım, yeter ki közlenmiş temel manevi, ulusal ve kültürel değerlerimizin kadrini, kıymetini tekrar bilelim.

“Derdi bulmak” sancılı ve zor bir süreçtir, kendine yatırım ve samimi, kesintisiz bir çaba gerektirir. “Yaşadığımız coğrafya kaderimizse” eğer başka çaremiz yok, başımızı iki elimiz arasına alacak ve “dertlerimizi” bulacağız. Bu sayede “derman da kolaylaşacaktır”, en azından ümit etmek zorundayız.

Vatan bir, bayrak bir, millet bir, tarih bir, gelecek bir, umut bir..! Bu birliğin daim olabilmesi için bu bire “asgaride ve en hayatide” zemin ve destek sağlayacak, en elzem meselelerimize ışık tutacak “beyin mesaileri” de bir ve beraber olur inşallah.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

19 Şubat 2017, Pazar

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ENDÜSTRİ 4 – KALIP USTASI 0..! İnsan “yeni devrimin” neresinde..?

O kadar iddialı ve yoğun bir şekilde ortaya çıktı ki “Endüstri 4.0 devrimi söylemleri” ve aynı hızla o kadar ciddi bir gündem oluşturuyor ki incelemem, irdelemem ve fikirlerimi ifade etmem kaçınılmaz oldu. Yönetim danışmanlığı çalışmalarım esnasında da çok merak edildiğini, önemli bir tartışma konusu haline geldiğini fakat aynı oranda da hakkında çok az bilgi sahibi olunduğunu görüyorum, bu makalenin bir amacı da bu bilgi ihtiyacını bir nebze olsun karşılamak.

Önce tanımı;

  • “Sanayinin dijitalleşmesi”. Siemens Genel Müdür Yardımcısı Sn. Ali Rıza Ersoy’ un ifadesi ile tüm tanımlarında yer alan 8 ana başlık var;
  1. Siber fiziksel dünyalar,
  2. Yatay ve dikey entegrasyon,
  3. Nesnelerin interneti,
  4. Öğrenen robotlar,
  5. Büyük veri ve veri analitiği,
  6. Bulut bilişim,
  7. Sanal gerçeklik,
  8. Siber güvenlik.

Sorunuzu duyar gibiyim: “Peki insan nerede?” Buraya bir rezerv koyuyor ve devam ediyorum, bu soruya daha sonra geleceğim. Bu sorunun “mütemmim cüzü, ayrılmaz parçası” olan diğer bir soru da: “Ülkemin eğitim ve iş dünyası nelerle uğraşıyor, bu konu başlıkları neler söylüyor? Biraz realite lütfen?”. Evet, üzerinde durulması gereken bir diğer önemli husus..!

Çıkış kaynağı;

Doğu’ nun, özellikle de Uzak Doğu’ nun “kitlesel ve yüksek montanlı üretim gücü” ile başedemeyen, konvansiyonel üretim teknikleri ile Uzak Doğu’ lu rakiplerine karşı “sürekli güç ve pazar kaybeden” Batı ekonomileri, özellikle de Almanya. Nüfus artış hızı neredeyse sıfır olan hatta eksilerde seyreden dolayısı ile üretimdeki insan maliyetinin son derece yüksek olduğu bu ekonomiler rekabet güçlerini koruyabilmek, işgücü maliyeti kendileri ile kıyaslandığında son derece düşük olan Doğu’ lu rakipleri ile başa çıkabilmek için yeni bir yol bulmalıydılar, Endüstri 4.0 işte bu çabanın sonucu. İnsan parametresinin olabildiğince denklemin dışına çıkarıldığı bu yeni devrime kısaca Endüstri 4.0 diyorlar. İşin özeti budur ve Türkiye sosyo-ekonomik yapısı ile, yüksek nüfus artış hızı ile ve de özellikle işsizliğin zirve yaptığı son derece genç nüfusu ile Endüstri 4.0′ ın neşet ettiği Almanya ve benzerlerinden son derece farklı bir realite yaşamaktadır. İlk olarak yapılması gereken en önemli tespit kanımca budur.

Endüstri 4.0′ ın temelinde tüm iş süreçlerini olabildiğince “insansızlaştırmak” yatıyor.

Çünkü;

  • İnsan en önemli maliyet unsuru,
  • İnsan en önemli hata kaynağı,
  • Çünkü “nesnelerin interneti”, “akıllı fabrikalar” vs.. gibi söylemleri kullandığınızda insanın gerekliliği ortadan kalkıyor,
  • İnsanın “yeni normalde” kendine yer bulabileceği tek yer (o da bir iddia olarak) aldığı yüksek ve yetkin eğitim sonucu beynini kullanan bir oyun kurucu, bir akil adam olarak bir tür “makinaların efendisi” rolü. Kod yazan, software üreten, klavye ve sistem üzerindeki hakimiyeti ile makinalar arasında doğabilecek olası sorunları önceden gören, müdahele eden ve üretim bandının kesintisiz devamında hayati rolü olan çok az sayıdaki dehadan bahsediyoruz bir ölçüde. Yani insansız üretim üslerinin kurucusu ve koruyucusu olacak az sayıdaki seçilmişten. En azından şu andaki beklenti bu yönde.

Görüyorsunuz ki Endüstri 4.0 yukarıdaki tanımı ile “iki alanda” ciddi bir tehlike oluşturuyor; “istihdam ve çalışabilecek kesimlerin uygun beceri ve yeteneklerle donatılması, yani akademik ve mesleki eğitim”. Bugün bu alanlarda yaşanan sıkıntıların gölgesinde, özellikle bizim gibi gelişmekte olan ekonomiler için riskin ne kadar yüksek olduğunu ifadeye gerek yok diye düşünüyorum. Endüstri 4.0 çok net bir bakış açısına sahip; “kalifiye olmayan iş gücüne talep müthiş azalacak, kalifiye iş gücünde ise sadece belirli yetkinliklere sahip olanlar için hayat nispeten kolay olacak”. Bugünkü akademik hayat ve iş dünyası koşullarımızla aynalamasını yaparsak kendimize kabuslar görmemek mümkün değil. Türkiye özelinde bakarsak; 15 – 25 yaş grubunda %20, 15 – 35 yaş grubunda %25-30′ lar civarında işsizlik sorununun yaşandığı ülkemizde Endüstri 4.0′ ın gerektirdiği “istihdam, eğitim ve yeniden yapılanma politikalarının hemen bugünden itibaren sorunsuz ve son derece etkin bir şekilde yürütülmesi gerekiyor”.

Yeri gelmişken Prof. Sn. Ümit Özlale’ nin bir makalesindeki son derece önemli gördüğüm ve birebir katıldığım çıkarımını noktasına virgülüne dokunmadan buraya alıntılıyorum; “… özellikle Türkiye gibi küçük ve orta ölçekli şirketlerin verimlilik problemlerinin had safhaya ulaştığı ve küresel ölçekte rekabet etmelerinin zorlaştığı ekonomilerde otomasyona direnmemek gerekiyor. Tam tersine politika yapıcılar, kısa dönemde yaratacağı siyasi maliyetleri de göze alarak otomasyonu hızlandırıcı ve yaygınlaştırıcı bir anlayışı rekabet politikalarının odak noktasına yerleştirmeli. Aksi taktirde KOBİ’ lerin önemli bir bölümünün mevcut iş modeli anlayışı ile Endüstri 4.0′ ın belirleyeceği yeni dönemde faaliyetlerine devam etmesi zaten imkansızlaşacak. Kayıtdışına kayma ya da sistematik olarak çıkartılan vergi barışları bu şirketleri artık – ve iyi ki de – kurtaramayacak. Otomasyonun en üst düzeyde olduğu yeni dönemde yerel ve küresel değer zincirine sadece ucuz işgücü ile ve kayıt dışına kayarak bağlı kalabilecek işletmelere gerek kalmayacak…” (Forbes Türkiye, Kasım 2016)

Konu bu noktada ister istemez “gençliğe” geliyor; gurur duyduğumuz genç nüfusumuz ve ekonomimizin %95′ ini oluşturan, %75′ i daha birinci nesildeki genç şirketlerimiz, KOBİ’ lerimiz. Bu “iki tür gence” gerekli donanımsal ve niteliksel yatırımı yapmadan girişilecek bir Endüstri 4.0 devrimi macerası ya bize özgü ciddi sorunları doğurarak devam edecek ya da ciddiye alınmadan, bir süre sonra patika değiştirilerek “bir sanayi inkılabını daha kaçırmamız” sonucunu verecektir.

Aslında Endüstri 4.0′ ın çok öncesinde dillendirilmeye başlanılan ciddi riskler vardı istihdam piyasası açısından. Mesela “yapay zeka” kavramı çok uzun süredir hayatımızda. 70′ lerden, 80′ lerden kalma TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergilerinde “Sibernetik” başlığı altında yayınlanan ve son derece “füturistik” iddialar ihtiva eden makaleler vardı hatırladığım kadarıyla, robotların insanların işlerini ellerinden alacaklarını söylerlerdi gelecek bilimciler. Bugünkü araştırmalar çok yakın bir gelecekte pekçok mesleğin ortadan kalkacağını ve insanların şu anda yapmak için ücret aldıkları işlerin %50′ sinin robotlar tarafından yapılacağını öngörüyor. Endüstri 4.0 bu “total devrimin” sadece bir alt kümesi. Altın kural; realiteyi unutmamak, eğitime ve genç nüfusa yatırım yapmak, hamle sıralama ve önceliğini doğru belirlemek, gelecekten korkmadan hazırlık yapmak, siyasi otorite ile özel teşebbüsü elele verdirebilmek.Sorun tek başına devletin ya da münferiden iş dünyasının çözebileceği bir mesele değil, aynı zamanda sadece gelişmiş Batı ekonomilerinin kendi hayatta kalma çabalarının ve kendi iç dinamiklerinin sonucu olan metodolojilerle çözülebilecek bir problem de değil”.

Elbette ki Endüstri 4.0′ ın getirilerini gözardı etmek imkansız;

  • Çok daha büyük rekabet gücü,
  • Çok daha düşük maliyetler,
  • Çok daha hatasız üretim,
  • Çok daha yüksek verimlilik,
  • Çok daha büyük hız ve müşteri memnuniyeti,
  • Çok daha az çevre kirliliği,
  • Çok daha düşük enerji tüketimi.

Türkiye gibi kendi coğrafyasında tüm problemlerine karşın en etkili güç ve role sahip bir ülke için inanılmaz büyüklükte fırsatlar doğurabilir yeni endüstri devrimi, yıllık büyümemize ekstradan %3 – %5 katkı vermesi dahi mümkün. Bu toplam faydaya ulaşabilmek için büyüğüyle, küçüğüyle tüm iş dünyasının, siyasetçisi, sendikacısı, üniversitesi, odası vs.. ile elele vererek topyekun “Endüstri 4.0 – IoT (nesnelerin interneti) – akıllı süreç yönetimi” gibi kavramları içselleştirerek, anlamlandırarak, gereklerini yerine getirerek kabullenmesi ve kullanması gerek. Unutulmamalı ki bu yeni devrim “tüm iş yapış süreçlerini, tedarikçi ve müşteri ilişkilerini, inovasyon yönetimini, şirket hayat eğrilerini” çok derinden etkileyecek. Gerekli teknik altyapıyı kurmadan, her seviyedeki çalışanımıza yatırım yapmadan, başta şirket üst yönetimleri olmak üzere kendimizi sürekli eğitmeden, geliştirmeden bu “meydan okuma” ile başa çıkamayız.

Endüstri 4.0′ ın çok çok küçük bir parçasını teşkil eden ERP (kurumsal kaynak planlama) projelerinde dahi şirket sahiplerimizin nasıl çekimser davrandıklarını, yapı içinde ne denli büyük dirençlerin doğduğunu, işlerin nasıl yokuşa sürüldüğünü defaatle tecrübe etmiş bir profesyonel ve yönetim danışmanı olarak üzerine basa basa, tekrar ve tekrar ifade etmek mecburiyetindeyim;

  • Biz Alman veya Japon ekonomilerinin dinamiklerine öykünerek Endüstri 4.0′ da yol alamayız. İnsan faktörü biz ve bizim gibi ekonomiler için en hayati faktördür ve biz iş süreçlerimizi kayıtsız şartsız bir “insansızlaştırma” macerasına (en azından şu an için) sokamayız. Bizim işlerini kaybedecek vasıfsız kitleler için devreye alabileceğimiz doyurucu bir “işsizleştirilme sigortası” uygulayacak imkanlarımız da yok. Amenna, Endüstri 4.0′ ı yakalamak için elimizden geleni yapalım ama öncesinde ve beraberinde;
  1. Genç nüfusumuzun geleceğin gerektirdiği nitelikteki eğitimi alması şart,
  2. Türk iş dünyasındaki şirket kurgusunun, iş yapış anlayışının çok radikal bir şekilde değişmesi ve güncellenmesi elzem,
  3. Sanayi, üniversite ve kamu yönetiminin gerçekten sonuç üretici, samimi bir işbirliğine, -mış gibi yapmadan, girmesi mecburi,
  4. Altyapı zaaflarımızın, kaynak sıkıntılarımızın, sermaye yetersizliklerimizin giderilmesi olmazsa olmaz.

“İnsansızlaştırılmış” bir sanayi devrimi bizatihi insanı ezer, yok eder yani sonuç;

Endüstri 4 – Kalıp Ustası 0

olur, bizim buna tahammülümüz yok. Kişisel olarak benim tüm temennim herşeyin temelindeki insanın kendine yakışan değeri bulduğu bir ekonomik ve ekolojik sistemdir.

Bunu gerçekleştirelim de adı ne olursa olsun, maksat hasıl olacaktır.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

10 Ocak 2017, Salı

İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 26… ÇEPERDEN SIZANLAR – 8

Bilgi sermayesine, uzmanlığa saygımız (!!);

Her işi önce kendimiz yapacağız, kimseye güvenmeyeceğiz, “yaparak öğreneceğiz”!.. “İşin uzmanları pahalı, onlar beklesinler orada, hem nedir ki yaptıkları, biz zaten biliyoruz onların da “bildiklerini”! Tutarsın bir kalfa beş işçi, başlarına da dikersin kırk yıllık güvendiğin adamı… Uzman satınalmacı mı, benden iyi kimse yapamaz satınalmayı, gerekirse gider Çin’ in altını üstüne getiririm… Ne gerek var finansçıya, benden habersiz zaten beş kuruş harcayamaz kimse… Sözleşme okuya okuya değme avukata taş çıkartır hale de geldim… Danışmana ders veririm ben…” Hayal, kocaman bir hayal.!! Sonuçlarını da bugünlerde bütün netliği ve acımasızlığı ile görüyoruz zaten…


Gençlere yatırım pişman etmez;

Tanıştığım ve iş yaptığım “ikinci ve üçüncü nesiller”, neredeyse istisnasız, büyük bir “sıkışma” yaşıyorlar; yabancılaşma, anlaşılamama, fikirlerine değer verilmeme, karar mekanizmalarında etkisizlik ve en acısı “alternatif yoksunluğu”. Bir yandan da büyüklerinden gelen davranış ve düşünme kalıplarını devam ettirmek gibi bir çelişki. Çoğunun ağzında “ben söylemiştim ama lafımı dinletemedim” ifadesi. Yazık kaybedilen fırsatlara! Gereken daha fazla özgürlük, daha fazla saygı, daha fazla güven ve daha fazla bütçe. Bütçe ayırın fikirlerine, yatırım olarak görün, batarsa batsın, pişman olmayacaksınız.!


Düğün dernek lobi faaliyetleri (!!);

Tüm kurumlarda hiyerarşik katmanlar çoğaldıkça performans ve verimlilik düşer, ayaklar baş, başlar ayak olur. “Bir işin çözülmesini istemiyorsanız onu bir komisyona havale edin” der ya Murphy yasaları. Bilin bakalım organizasyon şemasının (!) en katmanlı olduğu kurum nedir? El-cevap : siyaset… Bu ülkenin “yetişmiş beyinleri” bu katmanlar arasında “buharlaşıveriyorlar”, değerleri yok etmenin en kestirme, en kurnaz mekanizması… “Gençlik teşkilatında ne kadar çalıştı, ilçe teşkilatında neler yaptı, il teşkilatına ulaşabildi mi, Ankara ile ilişkiler nasıl?”… Bitmeyen teşkilatlar zinciri… Biraz mantık; bir insan evladı bu kadar teşkilat çalışmasından başını kaldırıp da nasıl kendini geliştirebilir, bu memleketin ihtiyaç duyduğu bir “akil adam” haline gelebilir? Gelemez… Gelemeyen ne yapar? Biryerlere gelebilmek için ömrünü teşkilat düğünlerinde, dernek toplantılarında, Ankara ile ilişkilerini sağlayacak temas noktalarını bulabilmek için yağcılık yapıp el-etek öperek geçirir(mi?)… İşte siyasetimizin kalitesini arttırmak yolunda yıkmamız gereken büyük duvar…


Kariyerini planladın mı ?!! Ne büyük yalan (!);

Kişisel kariyer yolculuğumuzdaki öngörülemeyen riskler Türkiye’ nin bölgesel riski gibi; “ne zaman, kimler tarafından, hangi gerekçe ile tetiklenebileceği kestirilemez”. Bize düşen sadece güçlü bir hazırlığı (donanımı, birikimi, altyapıyı ve ilişkiler ağını) mevcut ve güncel tutmak, sonrası Allah kerim. “Kariyerimi ben planladım” diyenler her an bir “jetin düşebileceği” iş dünyasında neyi planlıyorlar? Mesele “hazırlıklı beklemek”. Kendimize atfettiğimiz “geleceği planlama yeteneğimiz” büyük bir “yalan”. “Beklersin, gerçekleşene en doğru cevabı verirsin, değerini verdiğin cevap belirler”…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

6 Aralık 2016, Salı

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 25… ÇEPERDEN SIZANLAR – 7

Bu millete hizmeti geçmiş olanlar;

Ölüm hak, mesele merhum Akif’ in dizeleri ile ölümü karşılayabilmek;

“Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyulayı da er geç silecektir,
Rahmetle anılmak, ebediyyet budur amma,
Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir?”

Asıl ebediyyet olan “rahmetle anılmayı başarabilmek” o kadar da kolay değil, özellikle yaşadığımız zaman diliminde. Sahip olduğun imkanlar paralelinde insanına hizmet edeceksin, memleketine hizmet edeceksin, değer üreteceksin, fikir üreteceksin, istihdam üreteceksin, yardım edeceksin, iş vereceksin, aş vereceksin, bu toprakların kadim kültürü ile yoğrulmuş olacaksın, değerlerine sahip çıkacaksın, -mış gibi yapmayacak sahici ve samimi olacaksın, ülkenin bugününü düşünecek yarınına yatırım yapacaksın, bu kaideler üzerinde çocuklarını yetiştireceksin… Sonra da dönüp “sessiz yaşadım kim beni nereden bilecektir?” diyebilecek kadar mütevazi, asil ve fedakar olabileceksin. Cenazeni belki binlerce belki birkaç kişi kaldıracak ama yine de rahmetle anılacak ve ebediyyet yolunun asıl yolcularından olacaksın. Nasıl anılacağını yaptıkların belirleyecek, gece yatağına uzandığında yaptıklarının farkında ilk sen olacaksın ve hangi yolun yolcusu olduğunu da ilk sen anlayacaksın. Allah bizleri rahmetle anılacaklardan eylesin, geriye kalan geride kalır, söz uçar yazı kalır. Allah bu millete hizmeti geçmiş herkesten razı olsun, rahmet eylesin…


Sürdürülebilirlik;

Bir “yönetim aracı / kavramı olarak” sürdürülebilirlik çoğu zaman ikinci plana itiliyor, ekolojik bir fenomen olarak daha fazla ilgi görüyor. Oysa her bir işletmenin “finansal ve yönetimsel olarak sürdürülebilirliği” en az ekolojik olanı kadar önemli. Kurumların hayat döngüsü büyümenin, verimliliğin, karlılığın, sağlıklı karar ve yönetim organlarının ve yetkin bir insan kaynağının ortak ürünü sürdürülebilirlik ile uzatılabiliyor veya ivmelendirilebiliyor. Kurumları yönetirken birincil amaç kısa vadeli hedefleri uzun vadeli sürdürülebilirliğin hizmetçisi ve öncülü haline getirebilmek olmalı..!


“Networking” (!!);

“Networking” i de mutasyona uğrattık! Network’ ün amaç değil araç olduğunu unuttuk daha da kötüsü kendimize yap(a)madığımız yatırımın, kendimize harca(ya)madığımız zamanın, kendimizi yeterince geliştiremememizin bir tür “örtüsü” olarak kullanıyoruz network çabalarımızı. İşe girmek, işi almak, işi sürdürmek için sihirli kelime; “bağlantı”. Külliyen kötü örnek; bu kötü örneği takip edenler kitlesi çığ gibi büyüyor. Sonuç; her alanda “iyi misin, yeterli misin, geleceğe hazır mısın” yerine “tanıdığın var mı, başkanı tanıyor musun, teşkilatta adamın var mı”… Sürdürülebilir bir model mi? Asla.!


Neler verebileceğimize eminsek;

“Neler verebileceğimize” eminsek;

– Onları iyi anlatalım,
– Karşılığını isteyelim, değerlerini ilk önce biz bilelim,
– Anlamak istemeyenle, anlamazlığa gelenle zaman kaybetmeyelim,
– Anlamayanın bir gün muhakkak anlayacağı saflığına düşüp, sonsuza kadar beklemeyelim,
– Bize gerçekten ihtiyacı olan ve ne istediğini bilenleri bulalım, “kazan-kazan” ı asla unutmayalım,
– Tekkeyi bekleyenin içtiği çorbanın lezzeti hakkında emin olmayalım,
– Bütün bunlar için önce “emin olalım”, inanmıyorsak savunmayalım, inanıyorsak sonuna kadar gidelim,
– Kapılar kapanıyorsa açılabilir de, unutmayalım…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

2 Kasım 2016, Çarşamba

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 24… ÇEPERDEN SIZANLAR – 6

Hangi ölüler, hangi diriler?;

“Öldürülmesi gereken ölüler” var diyor yazar ve ekliyor “bir de diriltilmesi gereken ölüler”… Önümüzde birer heyula gibi duran, geleceğe bakan her gelişmenin önünde hayaleti ile dikilen, her olumlu adımın adı ve hatırası ile engellendiği “ölülerden” kurtulmak zorundayız, azad etmek zorundayız kalplerimizi ve beyinlerimizi… Öyle “ölüler” de var ki rehberlikleri her daim gerekli bize, daha güzel bir Dünya ve daha güzel bir hayat için, unutturmaya ve hatıralarını yok etmeye çalışsalar bile “diriltmek” zorundayız onları ve fikirlerini, daha aydınlık bir yolculuk için… Sadece toplumlar değil, her birimiz şahsen muhtacız “kimin gerçekten ölmesi, kimin gerçekten dirilmesi” gerektiğini bilmeye…


Domates sorunu – maaş ilişkisi (!);

Gıdadaki enflasyonu çözmeden Türkiye’ deki enflasyon problemini çözemiyoruz ya, kendimi bildim bileli konuşur dururuz bunu ve çözülmeden devam edegelir. Tarlada 25 kuruş olan domates sofraya neden 2.5 TL’ ye gelir meselesini çözmeden, aradaki verimsiz “rant sarmalini” kırmadan ne enflasyon düşer ne de gelir dağılımı sıkıntısı sona erer. Peki aynı mesele şirketlerimizde yok mu? Verimsizliğin ağır bir yüzdesini teşkil eden benzer “domates sorunları” devam edegeliyor şirketlerimizde, “teşhisi ve tedavisi” zor olduğu için biz en kolayını tercih ediyoruz; maaşları düşük tut, kayıt dışında kal vs…


Bağımsız yönetim kurulu üyeliği;

“Bağımsız” yönetim kurulu üyeliği kavramını, içeriğini ve fonksiyonunu çok önemli buluyorum. Aynı şekilde “bağımlı” olanını da son derece gereksiz, manipülatif hatta zararlı görüyorum. Yönetim kurullarına dışarıdan gelecek bağımsız, objektif, donanımı ve birikimi yüksek, farklı uzmanlık alanlarındaki cesur ses ve yüreklerin kurumlara katkısı hiç bir dönemde bugünkü kadar yüksek olmadı. Aksine sadece bir “imza” olarak kurullara alınan, tamamen “bağımlı”, “yes sir” zihniyetini aşamamış üyelerin bugünkü kadar zarar verebileceği başka bir zaman dilimi de yok. Tercih.?


Bilgi sermayesi nasıl fayda üretir?;

Bilgi sermayesini üretenlerin “marifetleri”, buna talip olanların “iltifatlarına” tabidir. C seviye pozisyonlar, danışmanlar, orta-üst düzey yönetim kademeleri kendilerini rahat hissettirecek, kooperatif, paylaşıma açık, egosuz bir “üst muhatap” görmeyi isterler karşılarında, ancak böyle bir ilişkiler ağında gerçek potansiyel ve “marifetlerini” sergileyebilir, kendilerinden bekleneni verebilirler. Bilgi paylaşma, değer verme, güvenme, çalışma ortamı oluşturma, hakettikleri ücreti fazla gör sonra da mucizeler, büyüme, kar, yeni müşteri bekle, bu taksimatı kuzulara şah olsa kurt yapmaz. İnsaf.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

10 Ekim 2016, Pazartesi

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın