JURNAL 38… ÇEPERDEN SIZANLAR – 16

Kilitlenme ;

“Siyasetin herşeyi kilitlediği ülke” ile “herşeyin siyaseti kilitlediği ülke” arasında salınan zavallı memleketim! Başka bir rota koyamadık önüne, farklı bir yol haritasını çok gördük sana. Suçluyuz hepimiz, “süt nasılsa kaymak da öyle”, ne yazık ki!

Siyaset hangi coğrafyada ve hangi zaman diliminde bu kadar belirleyici oldu hayatın her alanında? Çok merak ediyorum. İş dünyasının alacağı kararlar siyasetin gidişatına bağlı, yatırımlarımızın profili iktidara gelecek partinin iki dudağı arasında, eğitim politikalarımız asgari bir müşterek olmadan bir uçtan diğer uca sallanıyor vs..

– Siyasi yelpazeyi teşkil eden tüm ideoloji ve dünya görüşlerinin asgaride bu ülke için mutabık kaldığı şeyler yok mudur, varsa da bu kadar az ve etkisiz midir?

– Eğitimde, teknolojide, temel hak ve özgürlüklerde, ekonomi yönetimimizde omurgayı teşkil eden, zamana ve zemine göre değişmeyen temel, vazgeçilmez değer ve yaklaşımlar bu kadar mı nadir ve kırılgandır?

İş dünyasından örnekler bize gösteriyor ki kurumsal hafızasını oluşturmuş ve koruyor olanlar, kurum kültürüne dört elle sarılanlar, kurumsal itibarını tüm şahsi menfaatlerin üzerinde tutanlar her koşulda ayakta kalmayı başarıyorlar. Sayıları bugünkü kurumsal dünyamızda çok az olsa dahi bu yapılar emsal teşkil etmiyorlar mı biryerlere? Hüzün..!


Tekrar ve tekrar üretebilmek ;

Tekrar “üretebilmekten” korkmayan “paylaşmaktan da” çekinmez…

Fikrin “orjinalse” paylaşırsın çünkü tekrar üretebilecek “kaynak” sensin…

Projen “sana aitse” paylaşırsın, bilirsin ki çalanlar gemiyi “taklitle” yürütemezler…

Yeter ki “üretelim”, her paylaştığımız misliyle dönecektir bize. Son dönemlerde artan bir oranda “paylaşmama takıntısı / paylaşamama sıkıntısı” gözlemliyorum. Üretebilme gücümüzü istim üstünde tutacak “cephanemiz” varsa, unutmayalım, “taklit” en büyük iltifattır. “Kopyalar” asıl olanın yerini tutamıyor ama “ilham” gerek, “merak” gerek, “irade” gerek, “tutku” gerek… en önemlisi bir “amaç” gerek. Bugünün kişisel ve kurumsal en büyük sorunu bence; “amaçsızlık” ya da “amaç olmaması gerekenleri amaç edinmek”

“Araçları amaç edindikçe” gerçek üretkenliğin kapılarını da kapatıyoruz kendimize… Hem eğitim kurumlarımız hem de iş dünyamız için çıkış noktası; hayatını adayacağın bir “amacı” edinme sanatı… Sonrası; “üret – paylaş – daha da geliş – daha iyi üret – yine paylaş – yine geliş…” dialektiği.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

7 Ocak 2019 – Pazartesi, 13:25

Reklamlar
JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 37… ÇEPERDEN SIZANLAR – 15

Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal ;

Beyaz yakalı yöneticiler, özellikle de C-seviyesinde olanlar, sürekli bir çok yönlü pres altında kafası karışık yaşarlar; genel durum “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” dır. Bazen neye hizmet ettiklerini, kaç tane patronları olduğunu karıştırır, tepinen fillerin ayakları altında ezilen çime dönerler.

Ben çok basit bir temel ilke öneriyorum; bizatihi “ilke bazlı yaşamak ve çalışmak”. Tüm profesyonel kadrolar öncelikli olarak bünyesinde çalıştıkları “tüzel kişiliğin menfaatleri uğrunda çalışmak zorundadırlar. Tüzel kişiliğin menfaatinin gereği neyse o; tabii ki tüm yasal, ahlaki ve insani sınırlara riayet etmek ve saygı göstermek koşulu ile.

Hissedarlar çok sayıda olabilir, hepsi farklı tellerden çalabilir, aile üyelerinin güç savaşları suyu bulandırabilir, “talimat veren çok – işin sahibi yok” durumu oluşabilir vs… Bunca kafa karışıklığında rota “ben kimi memnun edeceğim?” sorusu ile içinden çıkılmaz hale gelebilir. Pusulanın kuzeyi “kurumun, sadece kurumun ali menfaatleridir”. Bu amaç geride kalan tüm amaçlara hizmet eder zaten.

Acizane tavsiyem; bu rotadan ayrılmayın, bazen bilinmez, karanlık sulara sürükler ama sonu hep sakin limandır, tecrübe ile sabit. Hele kurumun menfaatlerini toplumun ve insanlığınkilerle örtüştürebiliyorsanız, tadından yenmez..!


Akıl Kilitlenmesi – Gönül Kilitlenmesi ;

“Akıl kilitlenmesini” aşmak nispeten kolay da “gönül kilitlenmesi” hakikaten zor iş. “Akıl kilidini” açacak formüller çok, biraz sabır, biraz irade, biraz adanmışlık. Ya “gönül kilidi”.! O bir kez kapandı mı açılması pek mümkün olmuyor.! Acaba asıl açmazımız burada mı?

Akıl kilitlenmesi genellikle iş dünyasının en büyük handikapı sayılır, çoğu zaman “rasyonel” olmak ve “akılcı” kararlar almak yüceltilir ve senaryolar “rakamsal” gerçekler etrafında döner. “Buz adam” ve “poker surat” modeli başarılı bir performansın vazgeçilmezlerindendir, ya “1” edersiniz ya “0”.

Çoğu zaman kağıt üstünde kalan o sihirli kelimeyi, “empatiyi” unutuyor ve her duruma “pozisyonel” yaklaşıyoruz. Kavgamız kendi pozisyonumuzu muhatabımıza kabul ettirme kavgası. Diyalog yerine monologla tüm empati ve gönül kapılarını kapatıyoruz, sonra da bunu “galibiyet” olarak tanımlıyoruz.

İşim, mesleğim ve karakterim gereği son derece farklı ortamlarda, farklı insanlarla beraberim. Acı bir gerçek olarak her gün daha fazla tecrübe ediyorum ki basit bir “gönül köprüsü” ile hallolabilecek pek çok mesele “gönül kilitlerimiz” yüzünden karmakarışık yumaklar haline dönüşüyor, içinden çıkılmaz hale geliyor. Boş yere popüler gündem maddesi değil “duygusal zeka”. Bugünün dünyasını sadece akıl değil asıl gönül inşa etmeli..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

3 Aralık 2018 – Pazartesi, 13:10

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 36… ÇEPERDEN SIZANLAR – 14

CFO ne yapmalı? ;

Değerli CFO’ lar / CFO adayları;

Sizden;

– Sadece parayı yönetmenizi beklerler… mesele parayı değil, çok daha önemlisi “süreçleri” yönetmenizdir,

– Sadece mali işlerle sınırlı kalmanızı isterler… “sonu maddi sonuçlara çıkan” her yerde olmak zorundasınızdır,

– Sadece masanızı ve klavyenizi oyun alanınız görürler… aslında sizin işiniz insanlarladır, tüm yapıyla, tüm ekosisteminizle, yani “mobil olmak” ve insanlara “dokunmak” zorundasınızdır,

– Sadece meslektaşlarınızın, bankacıların, bilumum finansçıların anlayabileceği bir dil konuştuğunuzu, bir jargon kullandığınızı zannederler… anadilinizi en doğru siz konuşmalı, en iyi siz “ikna” etmelisinizdir,

– Sadece Ekonomist, Para, Capital, Forbes, Fortune vs.. okumanızın yeterli olduğunu düşünürler… halbuki teknoloji, kültür, edebiyat, politika, uluslararası siyaset, hepsi sizin “dağarcığınıza” hitap eder ve acayip de “işinize yarar”,

Velhasıl, bir sizin “gerçeğiniz” vardır, bir de “diğerlerinin”

“Gerçeğinize” dört elle sarılın, ne kadar zor olursa olsun…

Zor soruları sorun, moda söylemiyle “diklenmeden dik durun”. Kendinize ve kurumunuza en büyük katkıyı böyle sağlayacaksınız, kesin inancım bu.

Yani demem o ki; o “C” nin hakkını “F” ye çok da fazla mahkum kalmadan ve gerçek bir “O” olarak verin..!


Yönetici – Hukukçu ilişkisi ;

“Yönetici – Hukukçu ilişkisi” nedir, ne olmalıdır, nasıl olmalıdır? Zor soru değil mi? :

Bugünün sürekli değişen mevzuatlarında ve fiili çalışma ortamında yöneticiyi bir anda batırabilecek o kadar çok mayın dolaşıyor ki yüzeyin hemen altında, önceki yıllarda hiç bulunmadığım kadar uzun süreler teşrik-i mesaide bulunuyorum avukatımızla, tabii ki sadece avukatlarla değil olağan diğer çözüm ortaklarımızla da; SMM’ ler, YMM’ ler, denetçiler, diğer danışmanlar vs.. Ama galiba şu sıralar en önemlisi avukatımızla kurduğumuz ilişki. Neden?

– Piyasalardaki güven bunalımı mı?

– Pek kimsenin, hatta uzmanlarının dahi anlamadığı sözleşme formatları mı?

– Yüzyüze iletişimin hatta telefonun dahi pabucunu dama atan e-posta haberleşmesi mi?

– Bir masa bir kasa ile fatura basıp kısa zamanda vurgun peşindeki iş adamı / şirket müsveddeleri mi?

– Kendi konusu dışında hiçbir alanda yetkinlik kazanma amacı olmayan nam-ı diğer yöneticiler mi?

– Son derece normal bir Türkçe ile yazılmış sözleşmeleri “yahu bunlar Arapça kelime dolu, ben bunları nasıl anlayayım” deyip topu sözcüklere atan kelime dağarcığı fakirleri mi?

– Ha bu arada meslek ehli oldukları halde birbirlerini hiç anlamamakta direnen, birinin ak dediğine diğerinin kara dediği avukatlar mı?

Velhasıl sadece bilgi değil; samimiyet, empati.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

11 Kasım 2018 – Pazar, 14:50

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 35… ÇEPERDEN SIZANLAR – 13

Israr iki ucu keskin bıçak;

Söyledikleriniz “doğru ve ufuk açıcı” olmasına rağmen “müstehzi ifade ve yorumlar” ile karşılanıyor ama yine de bir süre sonrasında küçümseyenlerin dillerinden düşmüyor ve uygulanıyorlarsa yöneticinin / patronun “kompleks ve egolarına” verin, boşverin gitsin, alınmayın, gücenmeyin, üretmeye devam edin..!

Küçümseniyor, üzerinde durulmuyor ve unutuluyorlarsa, “anlamamışlardır, denemeye devam”, sonuçsuz mu kaldı denemeler, yine boşverin, unutun gitsin, vazgeçmeyi de bilin..!

Anlaşılmış, ciddiye alınmış ve uygulanıyorlarsa, “doğru yerde ve doğru insanlarla berabersiniz”. Bunu sakın unutmayın ve sakın boşvermeyin..!

Israr iki ucu keskin bıçak; ne zaman vazgeçmek, ne zaman devam etmek… İyi bilmek gerek..!


Temkinli tevazu şart;

“Temkinli tevazu” şart..! Bu demektir ki gerektiğinde “dişini” göstereceksin, yani gösterecek dişin ve göstermeye yetecek “cesaretin” olacak. Bu dişi büyütmek için çok çalışacaksın, sonra da sürekli “bileyeceksin” ki yeri geldiğinde “ısırabilesin”. Isırabilmek de bir erdem..!

Günümüzün talihsizliği; ısırabilecek gücü olanların “korkaklığı”, tek dişi dahi olmayanların “deli cesareti”..! Biraz “namuslunun korkaklığı, namussuzun cesareti” darb-ı meselini hatırlattı değil mi? Kişisel fikrim; benim söylediğimin yaşadığımız zaman dilimini, ilişkileri, iş dünyasını, siyaseti, velhasıl tüm hayatı çok daha derinden etkilediği…

“İyi” olmak için bileyelim dişleri, yeterince “iyiysek”; daha doğru, daha güzel, daha adil vb… tüm olumlu “dahalar” için “ısırmaktan” çekinmeyelim..!

Sonuçta en fazla “dişimizi” kaybederiz fakat ya kazanırsak..?


Hayat bir inşa süreci;

Hayat bir “inşa” süreci, bir sürü şeyi her gün ya sıfırdan ya da bir şeyleri “yıkarak” onların yerlerine inşa ediyoruz. Eğitim bu çabanın en önemli dayanağı. Kanımca eğitimin fonksiyonu inşa ettiklerimizle yıktıklarımız arasındaki net farkın hep “pozitif” olmasını sağlamak olmalı.

Gelişmiş ekonomilerin ekosistem kurucularına, garajlardan devasa yapılar çıkaranlarına bakıyorsunuz; ya olmayan iş kollarını, ürünleri, hizmetleri sıfırdan var ediyorlar, ya da içlerinde zaten yer aldıkları sektörleri hızla dönüştürüyor, tanınmaz hale getiriyorlar. Yani ya kendilerine vakfedilmiş ya da kendilerinin buldukları “arsalarda / oyun alanlarında (!)” devasa “binalar dikiyorlar” ya da kendilerine verilmiş veya keşfettikleri “eski binaları yıkıp” yerlerine tamamen yeni ve devrimsel “ikonlar (!)” inşa ediyorlar. Teşbihte hata olmaz, sözün özü eğitim ve ekonomik sistemleri bu “inşa sürecinde” tamamen yanlarında.

Bizim eğitim sistemimizin de, kamusuyla, özeliyle, temel rotasının “insanı inşa etme çabasında” benzer bir formasyon olması gerektiğine inanıyorum. Her gün yeni bir kazanımı hedeflemeli; maddesiyle, manasıyla, aklıyla, ruhuyla, bilimiyle, kültürüyle her gün “insanın inşa sürecine bir tuğla koymalı, çimento ve su taşımalı”. Yeri geldiğinde “bu bina çürük, yık, yeniden yap” diyebilmeli.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

11 Ekim 2018 – Perşembe, 20:58

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 34… ÇEPERDEN SIZANLAR – 12

Kendini nerede görüyorsun? ;

“Bir gerçekliği oluşturmanın en kestirme yolu o gerçeklik zaten oluşmuş gibi davranmaktır” benim için çok önemli bir motivatör ve yol gösteren bir kaide. Bu “gerçekliğin olmazsa olmaz gereklerini” yerine getirmek kaydıyla.!

– Genel müdür mü olmak istiyorsunuz; genel müdür gibi davranın, kendinizi öyle hissedin, kendinize bunun için gereken yatırımı yapın. Kendinizi böyle gördükçe ve gereklerini yerine getirdikçe çevreniz de bu saygıyı size gösterecektir.

– Finansı, muhasebeyi, raporlamayı, IT’ yi, HR’ ı, satınalmayı bilmeden CFO olunmaz ama kendinizi CFO olarak görüp konumlamazsanız herkesin sizi “muhasebeci” olarak görmesinden kurtulamazsınız.

Yönetim kadrolarında şu anda gördüğüm en büyük zaaf tam burada yatıyor;

– Kendini hakettiği yerde görmeyip buna uygun bir “mindset’e” sahip olmayanların sönük kalmış, yeterince katma değer üretemeyen durumlarına karşın,

– Kendine hiç yatırım yapmadan Kaf Dağı’ nın zirvesine kendisini konumlayanların yine katma değer üretmeyen, daha da kötüsü başkalarının üretmesine de engel olan tutumları.

Başarı ve hakedilen yer işte bu iki tutumun tam ortasında;

– Çaba, kendine yatırım,
– Öz saygı ve kişisel farkındalık.

Sorun düşündüğümüzden çok daha büyük ve yaygın, sadece iş hayatımızı değil tüm toplumu derinden etkiliyor ve derinleşiyor.!


Nerede ve nasıl tıkandık? ;

Klasik bir yönetim danışmanı – iş insanı diyaloğu :

– “Tıkandık!”

– “Nerede?”

– “Her yerde”

– “Ne demek bu? Finansmanda mı, yönetimde mi, yeni iş almada mı, mevcut işleri yönetmede mi, aile içi ilişkilerde mi, nerede?”

– “Hepsinde dedim ya, domino etkisi işte, kartopu çığ oldu, altına aldı bizi”

– “Peki ne zaman farkettiniz bu kartopunu ve çığa dönüştüğünü?”

– “Bayağı oldu ama görmezden geldik”

– “Neden?”

– “Bu işi hiç kimse bizden iyi bilemez diye düşündük. Köşebaşlarında aile bireyleri vardı, kimse bindiği dalı kesmez dedik. Doğru yöneticiler ile çalışmadık çünkü pahalı idiler, eh bir de şirket içi dengeler, ERP’ ye yatırım yapmadık çünkü gereksizdi. Tüm piyasa da beni tanır zaten, her problemde beni ararlar. Ama tıkandı, her şey tıkandı. Nasıl aşacağız bunu? Bir de vergi, SGK borçları, yeni iş alamıyorum, sicil bozuk çünkü, her yerde karşıma çıkıyor”

– “Maalesef, zamanında harcamadığınız paranın birkaç katını harcayacaksınız, başta doğru adama, doğru süreçlere, ERP’ ye. Özsermayeniz yeterli ise hiç acımayın. Sonrası daha zor, aileyi olması gereken yere çekeceksiniz, uygun değillerse o pozisyonlar için bırakın hissedar olarak kalsınlar, dağıtın karpayını rahat rahat yaşasınlar. Hazır mısınız?”

– “Bilmem ki?”

– “!!?”

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

22 Eylül 2018 – Çumartesi, 21:32

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 33… ÇEPERDEN SIZANLAR – 11

Creative Financing ;

Türk iş dünyası “alacağını tahsil etmek için” harcadığı enerjiyi “yeni iş geliştirmek için” harcasaydı ülkenin serveti ikiye katlanmıştı..!

* CFO, FD bırakmış bütün işini ya vadesi gelmiş (çoğu da geçmiş) alacaklarını tahsil etmek için ya da vadesi gelmiş (çoğu da geçmiş) borçlarını allem edip kallem edip biraz daha erteleyebilmek için uğraşıyor, sürekli “creative financing (!)” yapıyor,

* Teknik GMY bırakmış projenin saha detayını, proje yönetim firmasının kapısına çadır kurmuş daha fazla senet alıp piyasaya dağıtma derdinde ki senetlerin vadesi zaten 150 gün,

* Satışçı yukarıdan gelen tahsilat baskısının altında kulağından hiç düşürmediği telefonu ile sürekli taciz modunda, satmaktan daha ziyade tahsil edebilmek için,

* GM, daha da vahimi patron, haftalık toplantı ajandasında tek bir gündem maddesi belirlemiş : tahsilat,

* Yeni iş geliştirmecilerin “potansiyel müşteri kriteri” artık sadece “borçlarını zamanında ödüyorlar mı?, temerrüde düşmüşler mi?”,

* Bankalarımız “referans kodlamasından” başlarını kaldırıp kredi vermeye niyetlenirlerse ilk baktıkları “ticari alacakların dönme hızı / süresi”

Dostlar; aynı gemideyiz, zamanında “ödersek” hepimiz daha zengin, verimli ve mutlu olacağız. Örnek olacaksak birbirimize, bunun için olalım. Kötü örnek, örnek değildir.


Öğrenilmiş çaresizlik denizi;

“Süper” futbol ligimiz bir “öğrenilmiş çaresizlik denizi”, bir elin beş parmağını geçmeyecek sayıdaki teknik adamımız bir kulüpten kovulup diğerinin dümenine geçiyor, herbir maceraları da üç beş ay sürüyor. Ne sabır var, ne gelecek planı, ne uzun vadeli bir projeksiyon, ne insan yetiştirme kaygısı… Gelsin günlük zaferler veya hezimetler, ya zirvedeyiz ya çukurda… Yahu sormazlar mı bu üç beş isim başarısızsa eğer diğer kulüpler neden alır, başarılılarsa kulüpleri neden elden çıkarır?

Gariptir ki benzer durum “siyasetimizde” de sözkonusu; favori bakanlarımız var, bir bakanlığı bırakıp diğerinin başına geçiyorlar, aktif bir “fonksiyonel” bakanlık yoksa “devlet bakanı” oluyorlar. Yine aynı soru: bakan başarılı ise neden oradan alınıp “kamu hizmeti” zaafa uğratılıyor, bakan “başarısız” ise neden başka bir bakanlık görevi “riske” atılıyor?

Çünkü cevap performanstan farklı kriterlerde, geldik mi yine “kol kırılsın yen içinde kalsın” düsturuna, “sadakat liyakata ağır basar” ilkesine, “benim olsun küçük olsun” mantığına…

Ha bu arada tüm bu pozisyonların “asıl sahipleri” nerede mi? Yahu ne safiyane soru bu?!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

23 Mayıs 2018 – Çarşamba, 21:56

 

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 32… ÇEPERDEN SIZANLAR – 10

Dünya odaklı düşünmek;

“Teknoloji olarak Türkiye’ de problemimiz pazarlamada. Bir şey geliştirirken dünya odaklı düşünmüyoruz. Şimdi yeni bir moda başladı, şirketi kuruyor ve soluğu Silikon Vadisi’ nde alıyorlar. Bir yandan kızıyorum ama Arvento’ nun değeri burada 1 TL ise ABD’ de olsaydı 10 TL’ ydi. Çünkü bütün dünya oradan ne çıktığına bakıyor. Sadece, biraz daha ciddi işlerle öne çıkmalıyız…” – Arvento Genel Müdürü Özer Hıncal / Fortune Türkiye, Eylül 2017.

Özer Bey’ in özetlediği durum başta teknoloji için geçerli ama pek çok farklı sektörün gerçeği olarak da hayatımızda. Daha iki gün önce ön görüşmelerini yaptığım bir danışmanlık projesinde muhatabım “Lütfullah Bey, pazarlama bu işin geleceği, biz zaten üretiyoruz ama dünyayı ayağa kaldıracak bir potansiyeli var bu projenin, ufku ve alanı çok geniş, en önemli fonksiyon pazarlanması” demişti, bu vesile ile bu platformda da paylaşmak istedim, üstelik benim görüşmem de yüksek teknolojili bir iş dalında idi.

Aramızda çok sayıda pazarlama ve satış üstadı var, tereciye tere satmak uygun olmaz tabii ki. Benim asıl vurgula(dığım)yacağım şu gerçek; “hiç bir pazarlama aktivitesi arkasına güçlü bir yönetim felsefesini, kurgusunu ve kadrosunu almadan başarılı ve uzun soluklu olamaz. Yönetime “bütüncül” bakmadan ürettiğimizi doğru pazarlamamız mümkün değil.”


Mühendislik;

“*Türkiye : Pahalı + Deneyim Eksik

*Hindistan : Ucuz + Deneyim Eksik

*Çin : Pahalı + Deneyim Var

*Ukrayna : Ucuz + Deneyim Var

Melih Abdulhayoğlu – Comodo Group / Forbes Türkiye / Eylül 2017″

Değerlendirme tabii ki kişisel ve Melih Bey’ in faaliyet alanı ile ilgili. Yine de kendi deneyimlerim Türkiye’ de üniversitelerin “gereksiz fazlalıkta” mühendis mezun ettikleri yolunda. İstihdam piyasasının koşulları nedeniyle de mühendislerimizin çoğu ömür boyu aynı formasyonda faaliyet gösteriyor, kıdemleri artsa dahi “deneyimleri” artmıyor. Bu ne mühendislerimizin, ne de şirketlerimizin suçu açıkçası, bu bir “planlama” sorunu. Hemen her yerde karşımıza çıkan ve bence “en önemli milli meselemiz” haline gelen “planlama formasyon ve yeteneğimiz / (yeteneksizliğimiz)” ile ilgili. Endüstri 4.0′ ın ağızlardan düşmediği bir ortamda geleceğimizi ve bu geleceğin temel dayanağı olan gençlerimizin eğitimini ve istihdam gücümüzün temel niteliklerini yeni devrimin gerekleri doğrultusunda nasıl ve ne kadar “planlıyoruz”? Planları uygulamaya geçirmek de diğer asıl meydan okuma zaten….

İşte bir mesele ki “her meselenin başı”..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

2 Nisan 2018, Pazartesi

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

ÖLÇMEK, YORUMLAMAK, YÖNETMEK..!

“Ölçme ile yönetme” arasında bariz bir ilişki var, iş dünyasının hemen her ferdi bu şekilde “formatlanıyor” günümüzde, hele “big data (büyük veri)”nın hükümranlığında, veri “cloud (bulut)”da birikirken ve sonsuz şekil ve içerikte raporlanırken üst ve orta düzey yönetim başta olmak üzere herkes kendisini “data mining (veri madenciliği)” yaparken buluyor, bayağı da mutlu ve tatmin olmuş hissediyor. Yani hemen herkes “ölçüyorum, o halde yönetiyorum” havasında “düşünüyorum, o halde varım”ın iş hayatına uygun “aynalamasını” yapıyor. Peki, böyle mi olmalı, ölçebilmek yönetebilmenin birincil koşulu mu, daha doğrusu “ölçmeden yönetmeye giden güzergahta başka bir ana istasyon daha” var mı? Evet, var :  “yorumlama”. Ben “ölçme – yorumlama – yönetme rotasında / saç ayağında” en önemli adımın “yorumlama” olduğunu ve fakat fazlası ile ihmal edildiğini düşünüyorum, makalenin geri kalanı bu iddiamın detaylandırılması şeklinde olacak.

Kariyeri benim gibi “finansı” merkez alarak şekillenen okuyucularımın rahatlıkla anlayabileceği gibi “management by financials (mali veriler ile yönetim)” ilkesini ağırlıkla benimseyen yerli ve yabancı şirketlerimizde şirketin performansı genelde aşağıdaki kriterlere bakılarak değerlendirilir, merkeze bu doğrultuda hesap verilir, bu rakamlara bakılarak personel ve sabit kıymet bütçesi alınır vs;

En çok kabul gören ve benimsenenleri sıralıyorum;

 – EBITDA (FAVÖK) – finansman, amortisman ve vergi öncesi karlılık,

 – Nakit akış – artı / eksi, mevsimsellik etkisi, öz sermaye yeterliliği, dış finansman ihtiyacı, borç servisi yeterliliği,

– Kapasite kullanım oranı,

– Borçluluk oranı,

– Ticari alacakların ticari borçları karşılama yüzdesi,

– Döviz pozisyonu, dövizli alacakların dövizli borçları karşılama durumu, döviz kurları,

– Pazar payı,

ana kriterler yukarıdakiler, tabii ki isteyenler sayısını çoğaltabilir, ben bu makalenin ana temasına bu kadarının yeterince hizmet ettiğini düşünüyorum. Bu arada bazı patronlarımızın operasyonu takip etmek için adeta “bankacı” gibi çalıştıklarını, ayrıca geliştirdikleri kendilerine has metod ve ölçme usul ve kriterlerini de kullandıklarını not etmekte fayda var. Adeta “bir bankacı titizliği ile analiz yapar gibi”;

 – Sektörlerindeki en iyi EBITDA’ yı yapmaya uğraşanlar,

 – İşletme sermayesi yönetimine çok önem verip alacak sürelerinin uzamasını engellemeye çalışanlar,

 – Stoklarını sürekli kontrol altında tutanlar,

 – Rakiplerinin günlük satış performanslarını dahi takip edenler,

 – Sadece kendilerinin değil bayilerinin de finansal performansını radarında tutanlar,

 – Operasyonel ve finansal göstergeleri bir bütün olarak analizleyenler,

 – Neredeyse saat başı Euro / Dolar dengesini izleyip not alanlar,

 – Borçlanırken belirledikleri öz kaynak oranından bir kuruş fazlasına tahammül edemeyenler,

var patronlarımız, CEO’ larımız, hissedarlarımız arasında.

Yanlış mı bu? Tabii ki değil, fakat sorun şurada; ölçemediğinizi yönetemezsiniz, amenna, ama, daha iyi ölçmek daha çok ve daha iyi “raporlamak” değildir. Raporları daha doğru, daha berrak, daha geleceğe bakan, daha fırsatlara odaklı olarak “yorumlamaktır”. Ölçmeye yapılacak yatırımın nihai hedefi yapının “yorumlama yeteneğini” ve “yorumlayanların yetkinliklerini” arttırmak olmalıdır. İşte bam teli burada; bırakın orta düzeyi, üst yönetim dahi patron ve birkaç güç oyuncusunun haricinde yukarıda detayları verilen “yorumlama” mekanizmasının çok dışında kalıyor ve zamanla bu mekanizmanın üreteceği “katma değerden” tamamen mahrum oluyor. Yönetimin kilit taşları olması gerekenler “yorumlama yetkinliklerine” yatırım yapılmadığı için hem üretilen raporları birer zaman ve enerji kaybı olarak görüyor, zamanla tüm anahtar göstergelere karşı yabancılaşıyor, tamamen sahadan edindikleri “intibalar” ile yollarına devam ediyorlar hem de patron veya ana güç odaklarının “kendi yorumlarına dayalı tasarruflarını” anlamakta güçlük çekiyor, tasvip etmiyor, katılmıyor, gönülden destek vermiyorlar.

Günümüzde üretilen sınırsız verinin öncelikle “anlamlandırılabilir bilgi adacıklarına dönüştürülmesi” ardından da sizi rakiplerinize karşı +1, +2, +3, +n öne geçirecek şekilde “yorumlanıp kullanılması” gerekiyor. (Bu konu hakkında daha detaylı bilgi için lüten bknz : VERİ Mİ, BİLGİ Mİ, YORUM MU..? başlıklı makalem). Rekabetin bu denli acımasızlaştığı günümüz iş dünyasında bilginin “herhangi bir t anında” emrimize amade olması yetmiyor artık, o bilginin bir “rekabet aracı” olarak hemen her seviyedeki çalışan tarafından yapıyı kesintisiz olarak bir adım daha ileriye taşıyabilecek şekilde “yorumlanması” gerekiyor.

Ben yönetici olarak bu mekanizmaların kurulu olduğu şirketlerde çalışma imkanını buldum ya da bizzat bu mekanizmaların kurulması süreçlerinde yer aldım. Yönetim danışmanı olarak da benzeri projelerde bulundum, dolayısı ile aşağıdaki tavsiyeleri ve yol haritasını gönül rahatlığı ile değerlendirmenize sunabiliyorum;

 1. Eğitim, eğitim, eğitim : Ne kadar çok bütçe ayırabilirsek çalışanlarımızın farklı donanımlar edinmesine, resmin bütününü o kadar iyi kavrayacak bir güce sahip oluruz.

 2. Bilgi paylaşımı : Şirketin mali durumunu saklamayalım çalışanlarımızdan, “kol kırılıp yen içinde kalmasın”, paylaşalım. Yıllarca “bütçe kıyaslamalı aylık faaliyet raporlarını grup şirketi ve kar merkezi bazında” tüm ilgili orta ve üst düzey yöneticilerle paylaştım, saatler süren ayda üç dört günümüzü ayırdığımız toplantılarda tüm detayları paylaştım kendileri ile, sonuç umduğumuzdan da “verimli ve olumlu” oldu. Yönetim kadroları kendilerine ne kadar güvenildi ise ellerini taşın altına o kadar fazla koydular, o kadar yüksek bir “yorumlama” ve “operasyonu azami başarıya taşıma gücü ve yeteneği” buldular.

 3. Finansal okuryazarlık : Özellikle günümüzde “temel finans” ve “mali verileri yorumlama” bilgisi asla sadece finansçılara bırakılamayacak kadar önemli. Özellikle danışmanlık projelerimde üzülerek görüyorum ki çoğu şirketimizin “as / star oyuncuları” dahi finansal verileri yorumlayabilme yetkinliğinden çok uzakta, buna pek çok patronumuz da dahil. Orta düzey yönetimden başlayarak yukarıya doğru kesintisiz ve sürekli bir “finansal okuryazarlık eğitimi” şart.

 4. Çok renk-li, çok kültür-lü, çok hobi-li, çok boyut-lu bir yönetim ekibi ve karar mekanizması : Artık her disiplin bir diğeri ile fazlasıyla irtibatlı, bağlantılı. Farklı yayınları takip eden, işinin dışında da bir sosyal dünyası olan, çok okuyan, merak yelpazesi geniş bir yönetim kadrosu işimizi ve dünyayı “bizim için bizim adımıza” yorumlamada büyük bir artı değer kazandıracaktır bize.

 5. Güven : Sadece ahlaki niteliklere değil, tüm “profesyonel yeteneklere” güven duymak zorundayız. Güven duymalı ve teşvik etmeliyiz, öyle ki ekibimiz “yorumlama yeteneğinin çıktılarının” şirketin geleceğine yaptığı katkıyı gördükçe daha fazla üretsin. İster inovasyon deyin, ister ar-ge deyin, önemli olan “geleceğin dünyasını okuyan, doğru yorumlayan ve elini taşın altına sokanların” taltif edilmesi, mükafatlandırılması. (Bu konu hakkında daha detaylı bilgi için lüten bknz : AMA HANGİ GÜVEN..?! başlıklı makalem)

Türkiye çok hızlı büyüyor, dünya çok hızlı değişiyor ve rekabet inanılmaz boyutlarda. Bu cangılda hayatta kalabilmenin tek yolu bizimle beraber yola çıkmış herbir bireyin yeteneklerinden, zekasından, donanımından sonuna kadar yararlanmak. Artık “diğerleri çalışsın, ben yöneteyim, aklı da ben vereyim, dümeni de ben tutayım” deme şansımız yok. Fikir ve gelecek üretme yolunda bilgi tek başına yeterli değil, bu sonsuz ve sınırsız bilgiyi geleceğimize ışık tutacak şekilde yorumlamak zorundayız ve bu bizim bireysel sınırlarımızı fazlasıyla aşıyor. Bilgiyi toplamak kolay artık, bizi diğerlerinden ayrıştıracak olan onun “yorumlanma mekanizmaları”. Bu mekanizmalara yapılacak her yatırım aslında kendi geleceğimiz için, heba etmemek gerek bu fırsatı.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

24 Ocak 2018 – Çarşamba / 21:09

 

İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 31… ASLOLAN İNSANDIR..! / Bir Yeni Yıl Muhasebesi

Arada sırada çalışma arkadaşlarım, genç kardeşlerim, koçluk veya mentorlük verdiklerim sorarlar, “kestirmeden bir mucizevi draje alabilmek” uyanıklığı ve umudu ile: “Lütfullah Bey, bütün tecrübenizi, birikiminizi gözden geçirseniz, bize herşeyin başı “tek bir sihirli cümle” söyleseniz bütün bunların özeti olan, ne derdiniz?” Zor soru ama geçenlerde tekrar muhatabı oldum bu sorunun, tam da yeni yıl öncesi bir tür “nefis muhasebesi” olarak verdiğim aşağıdaki cevabı ayrıca bir de linkedinde yayınladım, biraz daha genişleterek burada da paylaşayım, buyrun;

Anladım ki aslolan insanmış;

Bütçeyi, planlamayı, raporlamayı, bilançoyu, gelir tablosunu, nakit akışı, USGAAP’ ı, IFRS’ yi, UFRS’ yi öğrendim, XL’ i yedim yuttum, power point’ de yüzdüm, ERP paketlerinde dans ettim… sonunda geldim, gördüm ve;

Anladım ki aslolan insanmış…

Yerliyle çalıştım, yabancı ile kapıştım, para ve itibar kazandırdım, masada patron gibi oturdum, misafirime çay taşıdım, hadlerini bildirdim, haddimi bildirdiler… sonunda geldim, gördüm ve;

Anladım ki aslolan insanmış…

Patronu kendine, astımı üstüme, üstümü diğerlerine karşı korudum, işim olmayan işleri meşgale edindim, ormana bakayım ama ağaçları da kaybetmiyeyim dedim… sonunda geldim, gördüm ve;

Anladım ki aslolan insanmış…

Sütü de, reklamı da, matbaayı da, tıbbi cihazı da, onkoloji ünitesini de, betonu da, dış cepheyi de, iskeleyi de öğrendim… sonunda geldim, gördüm ve;

Anladım ki aslolan insanmış…

Her lider eninde sonunda gelir “doğru adama, doğru insana, doğru ekibe dayar sırtını”, önceki aşamaların tamamı bir hazırlık sürecidir, bizleri “insana hazırlar”, sıfırları teşkil eder, 1′ i yerleştiremezseniz en sola, laf-ı güzaftır, yok hükmündedir, egonuzu şişirir, sonra da paraşütsüz serbest düşüşe geçersiniz. Yeni yıla girmeden yine ( kaçıncı kez) anlıyorum ki “aslolan insanmış”

Bazıları için hazmetmesi zor bir draje bu. Kazanılmış teknik yeteneklerden çok daha önemli birşeylerin var olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor, tevazuyu, egoları aşmayı, yardımsever ve fedakar olmayı, öğretmeyi, sürekli öğrenmeyi, eğitmeyi ve eğilmeyi gerektiriyor. Sizden daha çok bilenlerin olduğunu, paranın ve kazancın her şey olmadığını kabul etmeyi, sosyal kaygıları, toplumun refahını düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Drajeyi yutmak ne kadar zor olursa olsun toplumun ve çocuklarımızın geleceği bu gerçeği kabullenmekte yatıyor; aslolan insandır.

İnsanı merkeze alan nice mutlu yıllara…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

27 Aralık 2017, Çarşamba

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 30… İSTİFASINI İSTEMEK / İSTİFAYA ZORLAMAK..!

Yeni moda kavramımız “istifasını istemek / istifaya zorlamak”. Siyasetçilerin algı formatını bilmiyorum ama biz iş dünyasında olanlar için “istifa” kavramı çok daha net anlamlıdır diye düşünüyorum. Öyle mi? Haklı olmayı çok arzu ederim.

İstifa “tek taraflı” bir eylemdir, teoride istifa “edilir”, ettirmek / ettirilmek istifa kelimesinin “ardılı” olamaz, dolayısı ile siyasette de böyle olmalıdır. Ya yeni bir fırsat doğmuştur ya artık vazgeçmişsinizdir ya da akıl – ruh ve beden sağlığınızı korumanın başka bir yolu kalmamıştır. Taşınırsınız, çocuğunuzun eğitimi için yer değiştirirsiniz, sağlığı bozulan bir yakınınıza bakmak zorundasınızdır. Sonuçta tamamı “tek taraflı alınan bir karar ve uzantısı olan bir tasarruftur”. Çalıştığınız kurum sizden memnun değilse haklarınızı verir ve sizi işten çıkarır, “istifaya zorlamak” bu anlamda anlaşılır bir tutum değildir.

Ya yönetici koltuğuna yeni gelenin durumu? Şu anda “popüler bir siyasi vakanın” şaşkınlığı içindeyim; Ankara’ nın yeni BB başkanının ilk icraatlarından biri “tüm bürokratların istifasını istemek” olmuş. Tanıyor mu, yetenek ve yeterliliklerini biliyor mu, beraber teşrik-i mesaide bulunmuş mu? Bir yöneticinin ilk tercihi geldiği yerdeki tüm üst düzey kadrosundan kurtulmak mı olmalı? Bunu gerektirecek fiilleri varsa zaten yargıya başvurup mücbir sebeplerle işten atarsınız, değil mi !? Yolsuzlık yapılmıştır, suistimal vardır, görev ve yetkiler kötüye kullanılmıştır veya en basiti çalışan yetersizdir, sorumluluklarının hakkını verememektedir vs… Sebep ne olursa olsun, çok ciddi yasal gerekçeler yoksa eğer, alırsınız karşınıza, durumu açıklar ve başka seçenek yoksa iş akdini fesheder, helalleşir, haklarını ödersiniz, olur biter..!

Bu kadar önemli ve insani konularda bir de topluma “emsal teşkil etme sorumluluğu” var ki bence en tehlikeli nokta bu. Özellikle iş dünyasının “durumdan vazife çıkartan” bazı muhteris ve vurguncu üyelerini bilumum “mobbing” vasıtaları ile gayri ahlaki ve gayri hukuki yollarla çalışanlarını istifaya zorlamaya “teşvik etmiyor mu” bu durum?

Yaşadığımız olağanüstü dönemlerin uzantısı olarak olağanüstü tedbirlere başvuruyoruz, tetikleyici ve uygulayıcılarına sorarsanız muhakkak rasyonel açıklamaları da vardır bu tasarrufların ama hepimiz biliyoruz ki; “kötü örnek, örnek değildir”..!

Kurumların ve tabii ki devletin “sürekliliği esası” gözönüne alındığında bu tür tedbirler geleceğe taşınan birer “kötü miras”. Asla ve asla sürdürülmemesi gereken yanlış ve haksız uygulamaların varlıklarını büyüterek devam ettirmesi için birer “meşruiyet aracı” oluyor bu tür uygulamalar, asıl yıkıcı tarafı bu.

Adil olmanın ve adil kalabilmenin asıl meydan okuma unsuru olduğu günlerden geçiyoruz ülke olarak, siyasetimizle, iş dünyamızla. Umarım yüz akıyla geçeriz bu sınavları.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

8 Kasım 2017, Çarşamba

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın