YAPILANDIRMA FURYASI “YENİDEN YAPILANMADAN” YÜRÜMEZ..!

Özellikle Ağustos 2018′ den bu yana devam eden bir “yapılandırma furyamız” var artan kurlara ve faiz oranlarına eşlik eden. Başladığından bu yana ağırlıkla kur arttıkça artan azaldıkça azalan bir “konkordato” dalgası da görüyoruz, bu dalgaya kapılanların çoğu da maalesef iflas ediyor ve ticari hayata da bir daha dönemiyorlar. Uluslararası gelişmeler, kur hareketleri, seçimler, yükselen enflasyon, artan hammade, ilk ve yarı mamul maliyetleri, yükselen işsizlik oranları derken yine depresif bir ruh haline büründük ülkece ve maalesef 2019 da kayıp bir yıl gibi görünüyor önümüzde. Umutlar yine 2020 ve sonrasına kaldı.

Son derece büyük, anlı şanlı holdinglerimizi dahi etkisi atına alan bu yapılandırma furyasını takip ederken yine pek çok kavramın içinin boşaltıldığını, altının oyulduğunu, anlam kayması yaşadığını ve asıl amaçtan sapıldığını gözlemliyorum, bu makalemde ağırlıklı olarak bu sapmaları ve olağan sonuçlarını analiz etmeye çalışacağım.

En önemli sıkıntı bizatihi “yapılandırmaya vakfettiğimiz anlamla” ilintili; “yapılandırma borç erteleme değildir” ve sadece bilançodaki borç yükünü geleceğe taşımak, biraz rahatlamak olarak değerlendiriliyorsa bilinmelidir ki bu yolun sonu çıkmaz sokaktır. Çünkü %10 – %15 faiz yükünü dahi taşıyamayan kurumların; kendilerini, iş yapış tarzlarını, kadrolarını, kurgularını ve yönetim felsefelerini değiştirmeden, yükselen mevduat faizleri gerekçe gösterilerek önlerine bankalar tarafından konulan %40 – %45 faiz yükünü kaldırmaları mümkün değildir. Bu yaklaşım sadece “kaçınılmaz sonu erteleme çabasıdır”, “beyin ölümü gerçekleşmiş” hastayı suni solunum ve yaşam destek üniteleri ile hayatta tutma girişimidir.

Makalenin başlığı bu anlamda çok şey ifade etmektedir; yeniden yapılanmadan yani kendimize dönüp bakmadan, giderlerimizi, gelirlerimizi, karlılığımızı, borç servisi yapabilme gücümüzü mercek altına yatırmadan, sağlıklı ve sürdürülebilir bir organizasyonel ve finansal yapı kurmanın yollarını bulmadan finans kurumlarının kapısını çalmak şirketlerimize de ülke ekonomisine de bir fayda sağlamayacaktır. Zaten kıt olan, son dönemlerdeki yanlış ekonomik kararların etkisi ile de iyice daralan kaynaklarımız son derece beyhude çabalarla iyice heba edilecektir. Zaten amacına uygun olarak kullanılmayan “konkordato” müessesesi sihirli bir değnek değildir ve bu müesseseyi bugünkü formatında kullanan işletmelerin de ticari hayatlarına geri dönmeleri son derece küçük bir olasılıktır.

Pek çok makalemde tekrarladığım ve “yönetim danışmanlığı faaliyetlerimin” temel söylemi olan ifademi buraya tekrar almak isterim; “mali performansı düşük kurgu ve kadro anlamsız, kurgusu yanlış bir kadro israf, kadrosu yetersiz bir kurgu ise fantezidir”. Bu nedenle tüm “yapılandırma” projeleri “mali performans, kadro ve kurgu” üzerinde derinlikle çalışmış “yeniden yapılanma” çabaları gerektirmektedir ve “doğru ve etkin bir yeniden yapılanma” başarılmadıkça yani “yapısal problemler” çözülmedikçe “yapılandırma” hiçbir anlam ifade etmeyecektir.

“Yapılandırmanın” anlam ve içeriğine yönelik bu saptamalarımdan sonra “işleyiş ve mekaniği” ile ilgili aşağıdaki hususları sizlerle paylaşmak isterim;

1. Kurumların, hissedarların ve profesyonellerin “müzakere ve iletişim yetenekleri” çok önem kazanıyor. Her zamanki gibi “danışmanları etkili bir şekilde kullanabilmek” çok hayati. Yapıların kendilerini hakkıyla temsil ve ilzam edecek, iletişim yeteneği güçlü şahısları masaya oturtmalarında tüm tarafların ali menfaatleri adına büyük fayda var. Sadece müzakere süreçlerinde yetersiz kaldığı için aslında kurtulabilecek durumda iken ticari hayatını sonlandırmak zorunda kalacak çok firma olacaktır. Burada patronlarımıza kendilerinin de çok iyi bildikleri bir gerçeği tekrar hatırlatmak istiyorum; bankalarımız çok ciddi denetim altındalar, karar mekanizmaları yavaş çalışır ve doğaları gereği sınırsız olmayan kaynaklarını “kullandırmak” değil, “kullandırmamak” temayülündedirler, dolayısı ile onları ikna etmek hakikaten güçtür. Onların dllerini, jargonunu, mentalitesini, hassasiyetlerini iyi bilen profesyonel ve danışmanları çıkartın karşılarına, sazı sürekli kendiniz çalmaya çalışmayın, kendinizi boş yere yıpratmış olursunuz.

2. Bir “yapılandırma” sürecinde çok sayıda taraf vardır ve hepsi de benzer öneme sahiptirler. Şirket hissedarları, alacaklı finans kurumları, alacaklı satıcı ve tedarikçiler, müşteriler, çalışanlar ve kamu otoritesi. En büyük alacaklıdan başlamak çok doğaldır ama tüm taraflarlarla açık, net ve doğru bir iletişime önem verilmeli, “kazan-kazan” ilkesi samimi ve gerçekçi bir şekilde tüm taraflarca paylaşılmalıdır. Bu ilke doğrultusunda kurumlar tüm taraflarla ilişkisini yürütmeli ama bu “kriz yönetimi” esnasında “operasyon” asla başıboş bırakılmamalıdır. Şu ana kadar saydıklarımızı yönetmek sıkı ve adanmış profesyoneller, zaman, enerji ve umut gerektirir. Şirket patronlarımız bunu “dar / daraltılmış kaynaklar” ile yapamayacaklarını bilmeli, çalışanların / danışmanların maaş, ücret, prim vb tüm alacaklarını zamanında ödemeli, gerekiyorsa bunun için kendi şahsi kaynaklarını devreye sokmalıdırlar.

3. Tüm alacaklılar bir “güven arayışı” içinde olacaklardır. Şirketin yapılandırma planı sonunda borç ve ödeme servisi yapabilecek duruma gelebileceğinin net işaretlerini görmek isteyeceklerdir. Dolayısı ile bir yapılandırma planı sadece nakit akış, karlılık vs projeksiyonları kapsamaz, beraberinde “senaryo analizlerinin” de olması gerekir. Hangi ürünler? Hedef pazar payı? Tedarik ve üretim zinciri? Yeterli ve kalifiye personel? Özsermaye? Hukuki yükümlülükler? Her soru işareti bir “konsantrasyon” maddesidir ve herbirine cevap verilebilmeli dolayısı ile “ev ödevi” doğru yapılmalıdır. Bence bugüne gelirken nelerin yanlış yapıldığının itirafı ve bunlar için alınacak “önleyici / düzeltici” önlemler bu yapılandırma ön çalışmalarının en önemli parçalarındandır. Einstein’ in meşhur ifadesi ile “hiçbir problem kendisini oluşturan koşullar içinde çözülemeyeceğine” göre, alacaklılar “resme yukarıdan / dışarıdan bakan farklı bir bakış açısını” da görmek isteyeceklerdir.

4. Her ne kadar yapılandırma “tüzel kişiler için, tüzel kişiler adına” yürüyen bir süreç olsa da “hissedar ve ortakların kişisel ticari ve toplumsal itibarlarını” derinden etkileyeceği unutulmamalıdır. Bu nedenle yapılandırmanın samimiyetine zarar verebilecek, soru işareti oluşturabilecek yanlış adımlardan aile fertleri de dahil olmak üzere tüm hissedarlar kaçınmalıdırlar. Lüks tüketimin devam etmesi, diğer grup şirketlerinin ticari basirete sığmayacak tasarrufları, ülke dışına kaynak transferi gibi olumsuz algılanacak tüm adımların eninde sonunda ortaya çıkacağı bilinmelidir. Çoğu zaman, özellikle “konkordato ilanı” ciddi bir ticari itibar kaybı getireceğinden piyasada çek veya senetle iş yapılamayacaktır. Ancak nakit para iş görecek, bu da sürdürülebilir olmaktan hızla çıkacaktır. Bu itibar erozyonu çoğu zaman hissedarlar için ömür boyu sürecek bir kan kaybı getirebilir, konunun önemine binaen gerekli adımlar birinci günden itibaren doğru bir şekilde atılmalıdır. Yapılandırma kararını takiben varlık satışı gerekliyse yapılmalı, özsermaye desteği gerekiyorsa sağlanmalı, alacak temliki gibi hususlarda amiyane tabirle çamura yatılmamalıdır.

5. Son yazacağım “zamanlama” ile ilgili. Yükümlülüklerinizi zamanında yerine getirip getiremeyeceğinizi bilemiyorsanız yani herhangi bir “t anında” nerede olduğunuzu ve nereye gittiğinizi gösterecek bir “raporlama sistematiğiniz, veri tabanınız, alarm mekanizmalarınız” yoksa durum zaten vahim. Yapılandırma çalışmalarında gecikilecek her bir gün çok daha büyük maliyetlerle çıkacaktır karşınıza. Bu nedenle “raporlama ve yorumlama mekanizmalarına yatırım” krizdeyken de, henüz yakalanmamışken de çok önemli. “Anahtar göstergelerin” çok daha sık aralıklarla takibi yapılandırma süreçlerinde nereye doğru gidildiğine dair hayati önem taşımakta. Dolayısı ile “bilgiye / yoruma” çok daha büyük ihtiyaç duyulacak bu süreçlerde, hatırlatmak isterim.

Yeri gelmişken bu konuyla alakalı, ilginizi çekeceğini düşündüğüm ve faydalı olacağına inandığım birkaç makalemi de aşağıya alıyorum, yukarıda yazılanların “mütemmim cüzü” olarak kabul edip, değerlendirebilirsiniz:

“Yeniden yapılanmadan yapılandırmalara gitmek” maalesef son zamanlarda kamu yönetiminde de gördüğümüz bir alışkanlık. Gıda enflasyonunu düşürmek için “tanzim satış modelini” devreye almak yani problemin köküne inmeden pansuman tedavilerle “sorunu yapılandırmak” ne sağladı bize? Fiyatlar birkaç ay içinde eski seviyelerine geri geldi..! Hepimiz takkeyi önümüze alıp “sürekli ve günün gereklerine uygun bir yeniden yapılanmanın” peşinden koşmalıyız, sonuçsuz ve kaynakları israf eden bir “yapılandırmanın” değil..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

17 Nisan 2019 – Çarşamba, 13:54

Reklamlar
İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 41… ÇEPERDEN SIZANLAR – 19

Kulaklara Küpeler ;

Forbes Türkiye, Kasım 2018, No : 11, Sayfalar : 40 – 50

Bezos’ dan kulağımıza küpeler :

KÜPE 1 :

“Bezos üç şey arıyor;

1. Orjinallik : “Farklılaştırılmış bir fikre sahip olmamız lazım”

2. Ölçek : “Enerjimizi işe yarasa bile küçük kalacak şeylere harcayamayız”

3. Yatırım getirisi : “Ölçek büyük olduğunda bile iyi getiri sağlamalı””

KÜPE 2 :

“Yukarıdaki şartları karşılayan fikirler iki modelden çıkıyor;

1. Geriye doğru müşteri ihtiyaçlarına bakarak – “neyi talep ettiklerini biliyoruz, buna göre ürün geliştirelim”

2. Gözünü ileriye dikerek – “değerli bir şeyler yapalım ve buna müşteri bulalım”

Amazon’ un canavarlığı 2. den kaynaklanıyor.”

KÜPE 3 :

“Nadiren bugüne çekiliyorum. Böylece 2-3 yıl sonrası için çalışabiliyorum, liderlik ekibimin çoğu da aynı işleyişe sahip”

KÜPE 4 :

“Yeni fikirler geliştiriyorum. Buraya tek bir fikirle otururuz ve bu tahtayı 1 saat içinde 100 fikirle doldurabilirim”

Bu dört “küpe” okuduğum onlarca iş kitabından çok daha önemli ve verimli oldu benim için, bir tür özet “anayasa”. Yüzlerce sayfa birkaç satırlık “usare” için okunuyor çoğu zaman, değil mi?

Umarım sizde de aynı etkiyi oluşturur.


Tevazu ;

Tevazu, tevazu, tevazu… Şahıslar için vazgeçilmez olduğu kesin, benim asıl derdim “kurumsal tevazu”.!

Türk iş dünyasında önemli bir kesim var ki altını hiç ama hiç dolduramadıkları halde birer “kibir timsali” olarak dolaşıyorlar ortada. Herşeyi onlar biliyor, en iyi yönetim gurularına taş çıkarırlar, Drucker satış – pazarlamada onların çömezi dahi olamaz, finansın alasını bilirler… ve bunların “yönetim gücüne” sahip oldukları şirketler bir şey “öğrenmezler / öğrenemezler”, kapalıdır çünkü öğrenme uçları, böyle bir “ihtiyaçları” da zaten yoktur. “Ortaklık” kuramazlar, kursalar da yürütemezler, yapsalar da sürdüremezler çünkü ortakları dolandırıcıdır, işi bilmiyordur ya da sırtlarını onlara dayamışlardır.!

Bu zihniyetdekiler bakmazlar dünyadaki devasa “öğrenen” ve “alçak gönüllü” yapılara, örneklere. Yüzlerce milyar dolarla oynayan bu şirketleri “benchmark” alabilecek bir donanımları, daha da önemlisi “karakterleri” yoktur da onun için. Bu zihniyet tasfiye olmalıdır, evet Türk iş dünyasının, tüm kurumlarımızın, yapılarımızın bekası uğruna biran önce “tasfiye olmalı” ve yerlerini “doğru” örneklere bırakmalıdırlar, ancak böyle yakalayabiliriz çocuklarımızın “sağlıklı” ve “sürdürülebilir” geleceğini.

Bugünkü gibi “kriz zamanları” açıkça gösteriyor bize “kantarı” ve “topuzu”.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

8 Nisan 2019 – Pazartesi, 12:43

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 40… ÇEPERDEN SIZANLAR – 18

En büyük “kötülük” / En önemli “yetenek” ;

İnsana yapılabilecek en büyük kötülük; “kendi zeka ve yetenekleri” konusunda “şüpheye düşmesini sağlamak”. Zeki olmadığına peşinen inandırılmış bir insana neyi, ne kadar öğretebileceksiniz? Tanıdık geldi, değil mi? Sanki birileri her gün yaşatıyorlar bize bu durumu; okulda, iş yerinde, ailede!

Bir yanda “başarının %90′ ı ter, %10′ u ilhamdır” diyen insanlık tarihinin en önemli beyinleri, bir yanda kendi zeka kapasitesi ve yetenekleri sorgulanabilir durumdaki şahısların başkalarının “zeka testini” yapma cüret ve aymazlıkları..!

Her ne kadar bir kısmının doğuştan gelme özellikleri varsa da pek çok yetenek eğitimle, doğru yaklaşımla, sabırla geliştirilebilir ve “vasatın üstüne” çekilebilir. Mesele bu “kıvılcımı yakmak ve devam ettirmekte”. Elbette ki bir Mozart olabilmek için sadece çalışmak yetmeyecektir ama bir gün Mozart gibi olabilmek için çalışmanın önüne kimse geçemez, geçmemelidir..!

Bakıyorum etrafımızı kuşatmış “yetenek sarrafları” da pek farklı durumda değiller, hepsi Mozart’ ların peşinde, iyi de acaba potansiyel bir Mozart adayını diğerlerinden ayırt edebilecek “yeteneklere ve zekaya” kendileri sahip mi? Hepimiz için bir “öz eleştiri” konusu değil mi? Zor soru ama bu soruları kendimize sorabilmek de bir “yetenek meselesi”.

Haydi, geliştirelim bu “yeteneğimizi” de..!


Seçimin = İtibarın ;

Kişiliğini ancak “sen kabul ettirebilirsin”, bunun da bir “maliyeti” var..!

Ben bu maliyeti ödemeden “Ben de varım.!!” diye(bile)ni görmedim…

Ya “gölge” olmayı seçeceksin; rahat, huzurlu, güvenli…

Ya da “bir dakika” demeyi; gerekirse kavgayla, mücadele ile, “yalnız kalmayı”, “yeldeğirmenleri ile cebelleşmeyi” göze alarak…

Seçimin = itibarın…

“Fiziksel dünyada işgal ettiğin hacmi” değiştirmeyecek tercihin…

Ama;

Kendinle başbaşa kaldığında adeta “dünyayı omuzlamış bir dev gibi” hissedeceksin…

Değmez mi buna?


Bilgi ucuz değildir ;

“Bilgi” ucuz değildir, olmamalıdır! Çocuğunun İngilizce dersine saat başı 400 TL ödeyen işadamının belki de kendisinin ve şirketinin hayatını kurtaracak önerilerle gelen danışmana, bütün birikimini masaya döken yöneticisine komik rakamlar telaffuz etmesi “ayıp” olarak yeter!

“Serbest piyasa ekonomisi böyle dayatıyor” diyenlerin bugünkü konkordato furyasının arkasındaki temel dinamikler üzerinde iyice düşünmesi gerekir. Serbest düşüşteki uçağı kuyruğunu yere çarpmadan tekrar havaya kaldıracak güç kaçınılmaz ve yeri doldurulmaz olarak “kalifiye insan ve entelektüel sermayedir”. Bu gücü zamanında istihdam etmeyen, ettiğinde de değer vermeyen, mobbinge maruz bırakan yapıların kriz dönemlerinde kendilerini kurtaracak imkanlara sahip olması mümkün değildir.

Bu kadar açık bir gerçeği bu kadar kısa vadeli öngürüsüzlüklerle hasıraltı etmeye çalışan zihniyetlerin uzantılarından biridir sadece konkordato furyası, bu da kaçınılmaz semptomlardan sadece bir tanesidir.

Türkiye’ de insan kaynakları politikası “hayati” bir önceliktir, “bir fantezi veya dar alanda kısa paslaşma macerası” değildir çünkü toplumsal ve kurumsal hayatımızın en önemli kanama noktasıdır. Bu hemorajı durdurmadıkça ne kurumlarımızı ileriye taşıyabileceğiz ne de dakika başı bizi vuran krizlere karşı dayanıklı olacağız.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

7 Mart 2019 – Perşembe, 17:08

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 39… ÇEPERDEN SIZANLAR – 17

Eğitim üzerine ;

Eğitim üzerine ne çok tartışıyoruz değil mi?

Ana soru; “hangi eğitim modeli modern, hangisi değil?” Pusula doğru değilse o kadar çok cevabı var ki kaybolup gidiyoruz modeller arasında; Finlandiya modeli gibi, Alman ekolü gibi…

Oysa bana göre;

Eğitim çok temel iki soruya / ihtiyaca cevap vermelidir;

1. İnsanın “kendi” hakkındaki sorularına / ihtiyaçlarına
2. İnsanın “toplum” hakkındaki sorularına / ihtiyaçlarına

Soru “düşünebilme” yeteneğine, ihtiyaç “zamanın gereklerine” bağlıdır. Eğitimin modernliğini bu belirler işte, 17. yy. ın “toplumsal ihtiyaçlarına” cevap veren ve kişiyi “kendisi” hakkında tatmin eden eğitim de en az bugünkü kadar “moderndi”. Biz toplumsal olarak rotayı burada şaşırdık galiba;

– Kendimiz için “soruyu”,
– Toplum için “ihtiyacı” unuttuk, gözardı ettik.

Bugün yakalarsak bu iki temel noktayı, bugün modernleştiririz eğitim sistemimizi. Yeter ki kısır kavgalarımız kör etmesin gözümüzü, karartmasın yolumuzu.


Toplumsal “tork” problemimiz ;

Topluca bir “tork” problemi yaşıyoruz, sıkıyoruz tüm vidaları sonuna kadar!

Halbuki;

– Çok sıkılan kemer iç organlara zarar verir,
– Çok sıkılan vida ya yalama olur ya da kaideyi çatlatır,
– Çok sıkılan çalışan iş yapamaz hale gelir,
– Çok sıkılan vatandaş suça meyilli olur…vs…

“Kullanma talimatlarını” tekrar mı okusak?!!

Teşbihte hata olmaz. “Torku” bu kadar arttırılmış bir baskı herşeyi patlatıyor, insanları ve yapıları kırıyor, kişisel, kurumsal ve toplumsal ağır maliyetler doğuruyor. En basit aracın kullanma talimatında dahi uygulanacak “tork değerleri” belirlenmişken en değerli varlığımız olan insanımızın günlük hayatında tahammül gösterebileceği baskı ve stres düzeyini görmezden, duymazdan, anlamazdan geliyoruz. Sonra da neden beklediğimiz performansı alamadığımızı düşünüyoruz. Fabrika ayarlarımıza dönmek zorundayız. Kimse çok “light” bir ajanda ve beklenti koyalım önümüze demiyor ama bu kadar “tight” bir beklenti sepeti hepimizi hurdaya çıkarır ki zaten görüyoruz sonuçlarını.

“Takke düşüp kel görüleli” çok oldu da, galiba çok çaresiz bırakıldık, yoksa bu kadar da kör olamayız değil mi?


İnsana yapılabilecek en büyük kötülük ;

İnsana yapılabilecek en büyük kötülük; “kendi zeka ve yetenekleri” konusunda “şüpheye düşmesini sağlamak”. Zeki olmadığına peşinen inandırılmış bir insana neyi, ne kadar öğretebileceksiniz? Tanıdık geldi, değil mi? Sanki birileri her gün yaşatıyorlar bize bu durumu; okulda, işyerinde, ailede!

Bir yanda “başarının %90′ ı ter, %10′ u ilhamdır” diyen insanlık tarihinin en önemli beyinleri, bir yanda kendi zeka kapasitesi ve yetenekleri sorgulanabilir durumdaki şahısların başkalarının “zeka testini” yapma cüret ve aymazlıkları..!

Her ne kadar bir kısmının doğuştan gelme özellikleri varsa da pek çok yetenek eğitimle, doğru yaklaşımla, sabırla geliştirilebilir ve “vasatın üstüne” çekilebilir. Mesele bu “kıvılcımı yakmak ve devam ettirmekte”. Elbette ki bir Mozart olabilmek için sadece çalışmak yetmeyecektir ama bir gün Mozart gibi olabilmek için çalışmanın önüne kimse geçemez, geçmemelidir..!

Bakıyorum etrafımızı kuşatmış “yetenek sarrafları” da pek farklı durumda değiller, hepsi Mozart’ ların peşinde, iyi de acaba potansiyel bir Mozart adayını diğerlerinden ayırt edebilecek “yeteneklere ve zekaya” kendileri sahip mi? Hepimiz için bir “özeleştiri” konusu değil mi? Zor soru ama bu soruları kendimize sorabilmek de bir “yetenek meselesi”.

Haydi, geliştirelim bu “yeteneğimizi” de..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

4 Şubat 2019 – Pazartesi, 13:45

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 38… ÇEPERDEN SIZANLAR – 16

Kilitlenme ;

“Siyasetin herşeyi kilitlediği ülke” ile “herşeyin siyaseti kilitlediği ülke” arasında salınan zavallı memleketim! Başka bir rota koyamadık önüne, farklı bir yol haritasını çok gördük sana. Suçluyuz hepimiz, “süt nasılsa kaymak da öyle”, ne yazık ki!

Siyaset hangi coğrafyada ve hangi zaman diliminde bu kadar belirleyici oldu hayatın her alanında? Çok merak ediyorum. İş dünyasının alacağı kararlar siyasetin gidişatına bağlı, yatırımlarımızın profili iktidara gelecek partinin iki dudağı arasında, eğitim politikalarımız asgari bir müşterek olmadan bir uçtan diğer uca sallanıyor vs..

– Siyasi yelpazeyi teşkil eden tüm ideoloji ve dünya görüşlerinin asgaride bu ülke için mutabık kaldığı şeyler yok mudur, varsa da bu kadar az ve etkisiz midir?

– Eğitimde, teknolojide, temel hak ve özgürlüklerde, ekonomi yönetimimizde omurgayı teşkil eden, zamana ve zemine göre değişmeyen temel, vazgeçilmez değer ve yaklaşımlar bu kadar mı nadir ve kırılgandır?

İş dünyasından örnekler bize gösteriyor ki kurumsal hafızasını oluşturmuş ve koruyor olanlar, kurum kültürüne dört elle sarılanlar, kurumsal itibarını tüm şahsi menfaatlerin üzerinde tutanlar her koşulda ayakta kalmayı başarıyorlar. Sayıları bugünkü kurumsal dünyamızda çok az olsa dahi bu yapılar emsal teşkil etmiyorlar mı biryerlere? Hüzün..!


Tekrar ve tekrar üretebilmek ;

Tekrar “üretebilmekten” korkmayan “paylaşmaktan da” çekinmez…

Fikrin “orjinalse” paylaşırsın çünkü tekrar üretebilecek “kaynak” sensin…

Projen “sana aitse” paylaşırsın, bilirsin ki çalanlar gemiyi “taklitle” yürütemezler…

Yeter ki “üretelim”, her paylaştığımız misliyle dönecektir bize. Son dönemlerde artan bir oranda “paylaşmama takıntısı / paylaşamama sıkıntısı” gözlemliyorum. Üretebilme gücümüzü istim üstünde tutacak “cephanemiz” varsa, unutmayalım, “taklit” en büyük iltifattır. “Kopyalar” asıl olanın yerini tutamıyor ama “ilham” gerek, “merak” gerek, “irade” gerek, “tutku” gerek… en önemlisi bir “amaç” gerek. Bugünün kişisel ve kurumsal en büyük sorunu bence; “amaçsızlık” ya da “amaç olmaması gerekenleri amaç edinmek”

“Araçları amaç edindikçe” gerçek üretkenliğin kapılarını da kapatıyoruz kendimize… Hem eğitim kurumlarımız hem de iş dünyamız için çıkış noktası; hayatını adayacağın bir “amacı” edinme sanatı… Sonrası; “üret – paylaş – daha da geliş – daha iyi üret – yine paylaş – yine geliş…” dialektiği.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

7 Ocak 2019 – Pazartesi, 13:25

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 37… ÇEPERDEN SIZANLAR – 15

Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal ;

Beyaz yakalı yöneticiler, özellikle de C-seviyesinde olanlar, sürekli bir çok yönlü pres altında kafası karışık yaşarlar; genel durum “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” dır. Bazen neye hizmet ettiklerini, kaç tane patronları olduğunu karıştırır, tepinen fillerin ayakları altında ezilen çime dönerler.

Ben çok basit bir temel ilke öneriyorum; bizatihi “ilke bazlı yaşamak ve çalışmak”. Tüm profesyonel kadrolar öncelikli olarak bünyesinde çalıştıkları “tüzel kişiliğin menfaatleri uğrunda çalışmak zorundadırlar. Tüzel kişiliğin menfaatinin gereği neyse o; tabii ki tüm yasal, ahlaki ve insani sınırlara riayet etmek ve saygı göstermek koşulu ile.

Hissedarlar çok sayıda olabilir, hepsi farklı tellerden çalabilir, aile üyelerinin güç savaşları suyu bulandırabilir, “talimat veren çok – işin sahibi yok” durumu oluşabilir vs… Bunca kafa karışıklığında rota “ben kimi memnun edeceğim?” sorusu ile içinden çıkılmaz hale gelebilir. Pusulanın kuzeyi “kurumun, sadece kurumun ali menfaatleridir”. Bu amaç geride kalan tüm amaçlara hizmet eder zaten.

Acizane tavsiyem; bu rotadan ayrılmayın, bazen bilinmez, karanlık sulara sürükler ama sonu hep sakin limandır, tecrübe ile sabit. Hele kurumun menfaatlerini toplumun ve insanlığınkilerle örtüştürebiliyorsanız, tadından yenmez..!


Akıl Kilitlenmesi – Gönül Kilitlenmesi ;

“Akıl kilitlenmesini” aşmak nispeten kolay da “gönül kilitlenmesi” hakikaten zor iş. “Akıl kilidini” açacak formüller çok, biraz sabır, biraz irade, biraz adanmışlık. Ya “gönül kilidi”.! O bir kez kapandı mı açılması pek mümkün olmuyor.! Acaba asıl açmazımız burada mı?

Akıl kilitlenmesi genellikle iş dünyasının en büyük handikapı sayılır, çoğu zaman “rasyonel” olmak ve “akılcı” kararlar almak yüceltilir ve senaryolar “rakamsal” gerçekler etrafında döner. “Buz adam” ve “poker surat” modeli başarılı bir performansın vazgeçilmezlerindendir, ya “1” edersiniz ya “0”.

Çoğu zaman kağıt üstünde kalan o sihirli kelimeyi, “empatiyi” unutuyor ve her duruma “pozisyonel” yaklaşıyoruz. Kavgamız kendi pozisyonumuzu muhatabımıza kabul ettirme kavgası. Diyalog yerine monologla tüm empati ve gönül kapılarını kapatıyoruz, sonra da bunu “galibiyet” olarak tanımlıyoruz.

İşim, mesleğim ve karakterim gereği son derece farklı ortamlarda, farklı insanlarla beraberim. Acı bir gerçek olarak her gün daha fazla tecrübe ediyorum ki basit bir “gönül köprüsü” ile hallolabilecek pek çok mesele “gönül kilitlerimiz” yüzünden karmakarışık yumaklar haline dönüşüyor, içinden çıkılmaz hale geliyor. Boş yere popüler gündem maddesi değil “duygusal zeka”. Bugünün dünyasını sadece akıl değil asıl gönül inşa etmeli..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

3 Aralık 2018 – Pazartesi, 13:10

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 36… ÇEPERDEN SIZANLAR – 14

CFO ne yapmalı? ;

Değerli CFO’ lar / CFO adayları;

Sizden;

– Sadece parayı yönetmenizi beklerler… mesele parayı değil, çok daha önemlisi “süreçleri” yönetmenizdir,

– Sadece mali işlerle sınırlı kalmanızı isterler… “sonu maddi sonuçlara çıkan” her yerde olmak zorundasınızdır,

– Sadece masanızı ve klavyenizi oyun alanınız görürler… aslında sizin işiniz insanlarladır, tüm yapıyla, tüm ekosisteminizle, yani “mobil olmak” ve insanlara “dokunmak” zorundasınızdır,

– Sadece meslektaşlarınızın, bankacıların, bilumum finansçıların anlayabileceği bir dil konuştuğunuzu, bir jargon kullandığınızı zannederler… anadilinizi en doğru siz konuşmalı, en iyi siz “ikna” etmelisinizdir,

– Sadece Ekonomist, Para, Capital, Forbes, Fortune vs.. okumanızın yeterli olduğunu düşünürler… halbuki teknoloji, kültür, edebiyat, politika, uluslararası siyaset, hepsi sizin “dağarcığınıza” hitap eder ve acayip de “işinize yarar”,

Velhasıl, bir sizin “gerçeğiniz” vardır, bir de “diğerlerinin”

“Gerçeğinize” dört elle sarılın, ne kadar zor olursa olsun…

Zor soruları sorun, moda söylemiyle “diklenmeden dik durun”. Kendinize ve kurumunuza en büyük katkıyı böyle sağlayacaksınız, kesin inancım bu.

Yani demem o ki; o “C” nin hakkını “F” ye çok da fazla mahkum kalmadan ve gerçek bir “O” olarak verin..!


Yönetici – Hukukçu ilişkisi ;

“Yönetici – Hukukçu ilişkisi” nedir, ne olmalıdır, nasıl olmalıdır? Zor soru değil mi? :

Bugünün sürekli değişen mevzuatlarında ve fiili çalışma ortamında yöneticiyi bir anda batırabilecek o kadar çok mayın dolaşıyor ki yüzeyin hemen altında, önceki yıllarda hiç bulunmadığım kadar uzun süreler teşrik-i mesaide bulunuyorum avukatımızla, tabii ki sadece avukatlarla değil olağan diğer çözüm ortaklarımızla da; SMM’ ler, YMM’ ler, denetçiler, diğer danışmanlar vs.. Ama galiba şu sıralar en önemlisi avukatımızla kurduğumuz ilişki. Neden?

– Piyasalardaki güven bunalımı mı?

– Pek kimsenin, hatta uzmanlarının dahi anlamadığı sözleşme formatları mı?

– Yüzyüze iletişimin hatta telefonun dahi pabucunu dama atan e-posta haberleşmesi mi?

– Bir masa bir kasa ile fatura basıp kısa zamanda vurgun peşindeki iş adamı / şirket müsveddeleri mi?

– Kendi konusu dışında hiçbir alanda yetkinlik kazanma amacı olmayan nam-ı diğer yöneticiler mi?

– Son derece normal bir Türkçe ile yazılmış sözleşmeleri “yahu bunlar Arapça kelime dolu, ben bunları nasıl anlayayım” deyip topu sözcüklere atan kelime dağarcığı fakirleri mi?

– Ha bu arada meslek ehli oldukları halde birbirlerini hiç anlamamakta direnen, birinin ak dediğine diğerinin kara dediği avukatlar mı?

Velhasıl sadece bilgi değil; samimiyet, empati.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

11 Kasım 2018 – Pazar, 14:50

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 35… ÇEPERDEN SIZANLAR – 13

Israr iki ucu keskin bıçak;

Söyledikleriniz “doğru ve ufuk açıcı” olmasına rağmen “müstehzi ifade ve yorumlar” ile karşılanıyor ama yine de bir süre sonrasında küçümseyenlerin dillerinden düşmüyor ve uygulanıyorlarsa yöneticinin / patronun “kompleks ve egolarına” verin, boşverin gitsin, alınmayın, gücenmeyin, üretmeye devam edin..!

Küçümseniyor, üzerinde durulmuyor ve unutuluyorlarsa, “anlamamışlardır, denemeye devam”, sonuçsuz mu kaldı denemeler, yine boşverin, unutun gitsin, vazgeçmeyi de bilin..!

Anlaşılmış, ciddiye alınmış ve uygulanıyorlarsa, “doğru yerde ve doğru insanlarla berabersiniz”. Bunu sakın unutmayın ve sakın boşvermeyin..!

Israr iki ucu keskin bıçak; ne zaman vazgeçmek, ne zaman devam etmek… İyi bilmek gerek..!


Temkinli tevazu şart;

“Temkinli tevazu” şart..! Bu demektir ki gerektiğinde “dişini” göstereceksin, yani gösterecek dişin ve göstermeye yetecek “cesaretin” olacak. Bu dişi büyütmek için çok çalışacaksın, sonra da sürekli “bileyeceksin” ki yeri geldiğinde “ısırabilesin”. Isırabilmek de bir erdem..!

Günümüzün talihsizliği; ısırabilecek gücü olanların “korkaklığı”, tek dişi dahi olmayanların “deli cesareti”..! Biraz “namuslunun korkaklığı, namussuzun cesareti” darb-ı meselini hatırlattı değil mi? Kişisel fikrim; benim söylediğimin yaşadığımız zaman dilimini, ilişkileri, iş dünyasını, siyaseti, velhasıl tüm hayatı çok daha derinden etkilediği…

“İyi” olmak için bileyelim dişleri, yeterince “iyiysek”; daha doğru, daha güzel, daha adil vb… tüm olumlu “dahalar” için “ısırmaktan” çekinmeyelim..!

Sonuçta en fazla “dişimizi” kaybederiz fakat ya kazanırsak..?


Hayat bir inşa süreci;

Hayat bir “inşa” süreci, bir sürü şeyi her gün ya sıfırdan ya da bir şeyleri “yıkarak” onların yerlerine inşa ediyoruz. Eğitim bu çabanın en önemli dayanağı. Kanımca eğitimin fonksiyonu inşa ettiklerimizle yıktıklarımız arasındaki net farkın hep “pozitif” olmasını sağlamak olmalı.

Gelişmiş ekonomilerin ekosistem kurucularına, garajlardan devasa yapılar çıkaranlarına bakıyorsunuz; ya olmayan iş kollarını, ürünleri, hizmetleri sıfırdan var ediyorlar, ya da içlerinde zaten yer aldıkları sektörleri hızla dönüştürüyor, tanınmaz hale getiriyorlar. Yani ya kendilerine vakfedilmiş ya da kendilerinin buldukları “arsalarda / oyun alanlarında (!)” devasa “binalar dikiyorlar” ya da kendilerine verilmiş veya keşfettikleri “eski binaları yıkıp” yerlerine tamamen yeni ve devrimsel “ikonlar (!)” inşa ediyorlar. Teşbihte hata olmaz, sözün özü eğitim ve ekonomik sistemleri bu “inşa sürecinde” tamamen yanlarında.

Bizim eğitim sistemimizin de, kamusuyla, özeliyle, temel rotasının “insanı inşa etme çabasında” benzer bir formasyon olması gerektiğine inanıyorum. Her gün yeni bir kazanımı hedeflemeli; maddesiyle, manasıyla, aklıyla, ruhuyla, bilimiyle, kültürüyle her gün “insanın inşa sürecine bir tuğla koymalı, çimento ve su taşımalı”. Yeri geldiğinde “bu bina çürük, yık, yeniden yap” diyebilmeli.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

11 Ekim 2018 – Perşembe, 20:58

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 34… ÇEPERDEN SIZANLAR – 12

Kendini nerede görüyorsun? ;

“Bir gerçekliği oluşturmanın en kestirme yolu o gerçeklik zaten oluşmuş gibi davranmaktır” benim için çok önemli bir motivatör ve yol gösteren bir kaide. Bu “gerçekliğin olmazsa olmaz gereklerini” yerine getirmek kaydıyla.!

– Genel müdür mü olmak istiyorsunuz; genel müdür gibi davranın, kendinizi öyle hissedin, kendinize bunun için gereken yatırımı yapın. Kendinizi böyle gördükçe ve gereklerini yerine getirdikçe çevreniz de bu saygıyı size gösterecektir.

– Finansı, muhasebeyi, raporlamayı, IT’ yi, HR’ ı, satınalmayı bilmeden CFO olunmaz ama kendinizi CFO olarak görüp konumlamazsanız herkesin sizi “muhasebeci” olarak görmesinden kurtulamazsınız.

Yönetim kadrolarında şu anda gördüğüm en büyük zaaf tam burada yatıyor;

– Kendini hakettiği yerde görmeyip buna uygun bir “mindset’e” sahip olmayanların sönük kalmış, yeterince katma değer üretemeyen durumlarına karşın,

– Kendine hiç yatırım yapmadan Kaf Dağı’ nın zirvesine kendisini konumlayanların yine katma değer üretmeyen, daha da kötüsü başkalarının üretmesine de engel olan tutumları.

Başarı ve hakedilen yer işte bu iki tutumun tam ortasında;

– Çaba, kendine yatırım,
– Öz saygı ve kişisel farkındalık.

Sorun düşündüğümüzden çok daha büyük ve yaygın, sadece iş hayatımızı değil tüm toplumu derinden etkiliyor ve derinleşiyor.!


Nerede ve nasıl tıkandık? ;

Klasik bir yönetim danışmanı – iş insanı diyaloğu :

– “Tıkandık!”

– “Nerede?”

– “Her yerde”

– “Ne demek bu? Finansmanda mı, yönetimde mi, yeni iş almada mı, mevcut işleri yönetmede mi, aile içi ilişkilerde mi, nerede?”

– “Hepsinde dedim ya, domino etkisi işte, kartopu çığ oldu, altına aldı bizi”

– “Peki ne zaman farkettiniz bu kartopunu ve çığa dönüştüğünü?”

– “Bayağı oldu ama görmezden geldik”

– “Neden?”

– “Bu işi hiç kimse bizden iyi bilemez diye düşündük. Köşebaşlarında aile bireyleri vardı, kimse bindiği dalı kesmez dedik. Doğru yöneticiler ile çalışmadık çünkü pahalı idiler, eh bir de şirket içi dengeler, ERP’ ye yatırım yapmadık çünkü gereksizdi. Tüm piyasa da beni tanır zaten, her problemde beni ararlar. Ama tıkandı, her şey tıkandı. Nasıl aşacağız bunu? Bir de vergi, SGK borçları, yeni iş alamıyorum, sicil bozuk çünkü, her yerde karşıma çıkıyor”

– “Maalesef, zamanında harcamadığınız paranın birkaç katını harcayacaksınız, başta doğru adama, doğru süreçlere, ERP’ ye. Özsermayeniz yeterli ise hiç acımayın. Sonrası daha zor, aileyi olması gereken yere çekeceksiniz, uygun değillerse o pozisyonlar için bırakın hissedar olarak kalsınlar, dağıtın karpayını rahat rahat yaşasınlar. Hazır mısınız?”

– “Bilmem ki?”

– “!!?”

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

22 Eylül 2018 – Çumartesi, 21:32

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 33… ÇEPERDEN SIZANLAR – 11

Creative Financing ;

Türk iş dünyası “alacağını tahsil etmek için” harcadığı enerjiyi “yeni iş geliştirmek için” harcasaydı ülkenin serveti ikiye katlanmıştı..!

* CFO, FD bırakmış bütün işini ya vadesi gelmiş (çoğu da geçmiş) alacaklarını tahsil etmek için ya da vadesi gelmiş (çoğu da geçmiş) borçlarını allem edip kallem edip biraz daha erteleyebilmek için uğraşıyor, sürekli “creative financing (!)” yapıyor,

* Teknik GMY bırakmış projenin saha detayını, proje yönetim firmasının kapısına çadır kurmuş daha fazla senet alıp piyasaya dağıtma derdinde ki senetlerin vadesi zaten 150 gün,

* Satışçı yukarıdan gelen tahsilat baskısının altında kulağından hiç düşürmediği telefonu ile sürekli taciz modunda, satmaktan daha ziyade tahsil edebilmek için,

* GM, daha da vahimi patron, haftalık toplantı ajandasında tek bir gündem maddesi belirlemiş : tahsilat,

* Yeni iş geliştirmecilerin “potansiyel müşteri kriteri” artık sadece “borçlarını zamanında ödüyorlar mı?, temerrüde düşmüşler mi?”,

* Bankalarımız “referans kodlamasından” başlarını kaldırıp kredi vermeye niyetlenirlerse ilk baktıkları “ticari alacakların dönme hızı / süresi”

Dostlar; aynı gemideyiz, zamanında “ödersek” hepimiz daha zengin, verimli ve mutlu olacağız. Örnek olacaksak birbirimize, bunun için olalım. Kötü örnek, örnek değildir.


Öğrenilmiş çaresizlik denizi;

“Süper” futbol ligimiz bir “öğrenilmiş çaresizlik denizi”, bir elin beş parmağını geçmeyecek sayıdaki teknik adamımız bir kulüpten kovulup diğerinin dümenine geçiyor, herbir maceraları da üç beş ay sürüyor. Ne sabır var, ne gelecek planı, ne uzun vadeli bir projeksiyon, ne insan yetiştirme kaygısı… Gelsin günlük zaferler veya hezimetler, ya zirvedeyiz ya çukurda… Yahu sormazlar mı bu üç beş isim başarısızsa eğer diğer kulüpler neden alır, başarılılarsa kulüpleri neden elden çıkarır?

Gariptir ki benzer durum “siyasetimizde” de sözkonusu; favori bakanlarımız var, bir bakanlığı bırakıp diğerinin başına geçiyorlar, aktif bir “fonksiyonel” bakanlık yoksa “devlet bakanı” oluyorlar. Yine aynı soru: bakan başarılı ise neden oradan alınıp “kamu hizmeti” zaafa uğratılıyor, bakan “başarısız” ise neden başka bir bakanlık görevi “riske” atılıyor?

Çünkü cevap performanstan farklı kriterlerde, geldik mi yine “kol kırılsın yen içinde kalsın” düsturuna, “sadakat liyakata ağır basar” ilkesine, “benim olsun küçük olsun” mantığına…

Ha bu arada tüm bu pozisyonların “asıl sahipleri” nerede mi? Yahu ne safiyane soru bu?!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

23 Mayıs 2018 – Çarşamba, 21:56

 

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın