JURNAL 46… Daire’ ye Dair – Dücane Cündioğlu / Önsöz

Bu Jurnal’ imde beni çok etkileyen olağanüstü bir “önsöz” ü, noktasına virgülüne dokunmadan aşağıya alıyorum. Çoğu zaman “döner dolaşır bu önsöze sığınırım”, sizle de paylaşmak istedim;

DAİRE YE DAİR
Dücane Cundioğlu
1. Basım: Kasım 2007, Etkileşim Yayınları
2. Basım: Ağustos 2010, Kapı Yayınları

“””Önsöz :

Müridin biri, gün gelmiş, intisab ettiği şeyhin, gerçekten de hak bir şeyh olup olmadığından kuşkuya düşmüş. Uzun bir müddet tereddütler geçirdikten sonra, istihareye yatıp şeyhinin hak olup olmadığını -düşünde vâki olacak bir işaret aracılığıyla- anlamak istemiş.

Hemen o gece istihareye yatmış. Rüyasında bir de ne görsün, şeyh efendi, cehennemin ortasında, alevler içinde, hem de cayır cayır yanmakta. “Eyvah!” diye inlemiş; “güya bu şeyh bana cennete gidecek yolu gösterecek idi; göstermek ne kelime bizatihi götürecek idi. Oysa kendisi ateşler içerisinde yanıyor.” Uzun uzun düşündükten sonra, en nihayet, “kendisine yararı olmayanın bana da yararı olmaz” deyip şeyhin yanına gitmeye ve kendisinden izin isteyip dergâhtan ayrılmaya karar vermiş.

Ertesi gün mahzun bir hâlde tekkeye gitmiş. Şeyh efendiyi avluda yalnız başına gezinirken görmüş. Yanına yaklaşınca, şeyh efendi, bakmış, müridin yüzünden düşen bin parça. Tabii hemen anlayıvermiş neler olduğunu. Tebessüm edip “Ne o?” demiş, “yoksa sen de mi o rüyayı gördün?” Mürid, mahçup mahçup, ‘evet’ mânâsında başını sallayınca, şeyh efendi şöyle buyurmuş: “Evlâdım! Ben de yıllardır düşlerimde kendimi o hâlde görüyorum. Lâkin, bugüne değin yaptıklarımı yapmaya devam etmekten gayrı yapabileceğim hiçbir şey yok!”

Hakikatin bilgisi peşinde geçirdiğim koca bir ömrün ardından geriye dönüp baktığımda, ne zaman ye’se düşecek gibi olsam, bu menkıbede sözü geçen şeyh efendinin dediğiyle temessül etmekten gayrı çıkar bir yol bulamadım kendime. Her yol ayrımında, önümdeki en makul seçenek, hep bana, yaptığımı yapmaya devam etmek olarak göründü: aramak. Evet, sadece aramak. Her hâlukârda, hem de ne pahasına olursa olsun aramaya devam etmek.

Aramak, aradığımı bulmak anlamına gelmedi hiç. Gün oldu, ne aradığımdan emin olamadım. Gün oldu, doğru yerde arayıp aramadığımdan kuşkuya düştüm. Gün oldu, bulduğumun, bulduklarımın gerçekten de aradığım şey olup olmadığına bir türlü karar veremedim.

Yakîn sahibi olmaya çalıştıkça, yakîn’ in yakınına geldikçe, yakînim olandan uzaklaştım. Yaklaşan ben oldum; uzaklaşansa o! Kimbilir, belki de o yakınlaştığında, ben onun yanından uzaklaştım da bilemedim.

Hasılı bazen terkettim, bazen terkolundum. Lâkin hep aradım; inadına aramaya devam ettim. Buldukça, bulduğumu zannettikçe, hep daha ilerisine geçmek için yürümeye devam ettim. Aradıkça bulacağımı değil, olacağımı düşünüp müteselli olmaktan geri kalmadım. Ne buldum, ne oldum ve fakat bulmaktan da, olmaktan da vazgeçmedim. Çaresiz, ânı geldi, şu nefîs nefese kulak verdim:

Ey gönül, kendini vezn etmeye kantar ara bul!
Yürü git, kantarına halis olan ayâr ara bul!

Bezm-i elest’ den beridir kulaklanmda çınlayan dost vasiyyetini ciddiye alıp araya araya nice kantar buldum, lâkin bir türlü ayârını bulamadım. Ayâr bulduğumu, ayârını bulduğumu zannettiğimdeyse, civarda tartılacak bir kantar bulamadım.

Nereden bileyim, nefes’in devamı da varmış, ben de çaresiz devamına kulak verdim:

Kapatırlar seni bir hâl-i haraba yalınız;
Ol karanlık geceler kendine bir yâr ara bul!

Ol karanlık gecelerde yâri bulmak için, gitmem değil, gittiğim yerden bir an evvel gelmem gerekiyormuş. Bilemezdim. Nasıl bileyim? Geldiğim son noktanın, gitmek için yola çıktığım ilk nokta olduğunu görünce, aynı daire içre devran etmek yerine özgürlüğü seçtim. Dairemi tamamlar tamamlamaz, dışına çıktım.

Nâmütenahi dairelerden müteşekkil koca bir daire içinde daireler çize çize aramaya devam ettim. “Harabîyim, olsun ne çıkar?” deyû hâl-i haraba yalnız başıma kapatılmış olmaktan gocunacağıma yâr uğruna ağyardan yüz çevirmeyi nimet bildim.

Güya “kimi gülistanda gonca gül olur” imiş; “kimi gonca güle hâr [diken] olur gider” imiş. Bense, ne gonca gül oldum, ne de gonca güle hâr; hâmuşanda bülbüllere yalınız bir hâdim olmayı seçtim.

Öyle bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin
Bülbül hâmuş, havz tehî, gülsitan harab

deyû oldum ama olduğumdan memnun kalmadım; buldum ama bulduğumu kâfi görmedim. Zamanı gelip ölünce, bildim ki aramak, araya araya daireler çizmek imiş asıl kemâl. Ben de çaresiz arayanlar arasında saklanmak suretiyle “olup – olmamayı”, “bulup – bulmamayı” bir diğerine müsavi addettim.”””

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

7 Ağustos 2019 – Çarşamba, 16:29

Reklamlar
JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 45… ÇEPERDEN SIZANLAR – 23

İnsanımız göç ediyor ;

Noktasına virgülüne dokunmadan alıyorum aşağıya; Ekonomist, 26 Mayıs – 1 Haziran 2019, Talat Yeşiloğlu :

“”Yakın zamanda açıklanan istatistikler gösteriyor ki geçen yıl yaklaşık 240 bin insanımız maalesef başka ülkelere göç etti…

Kaybettiğimiz insan kaynağının değerini özel sektör, şirketler fark etti mi? Yetenekleri, nitelikli insanları kaybetmemek için ne yaptı?… Milyarlarca liralık yeniden yapılanma isteyen, “konkordato” silahını bankalara göstermekten çekinmeyen şirketler neden bu duruma düştüklerinin öz eleştirisini sesli olarak yaptı mı? Hiç zannetmiyorum. Geçmişte kendilerine yapılan satınalma tekliflerini elinin tersiyle itenler bu tabloda hiç mi sorumluluk taşımıyor?“”

Yıllardır bu soruların cevaplarını bulmak, yol haritalarını oluşturmak için çaba harcayan biri olarak ben de sormak istiyorum;

İş dünyamızda, sosyal hayatımızda, siyasetimizde çoktandır kaybetmiş olduğumuz, belki de zaten hiç sahip olamadığımız, samimiyeti, kendimizi sorgulama yeteneğini, kendimizle ve gerçeklerimizle yüzleşme cesaretini ne zaman (tekrar?) bulacağız? Son yeteneğimizi kaybettiğimizde, son banka hesabımız kapandığında, son karlı şirketimiz haraç mezat satıldığında mı? Hani demiş ya Kızılderili ataruhu; beyaz adam paranın bir gün “yenilemeyecek” bir şey olduğunu anlayacak ..!


Stres yönetimi ;

Bir yönetim danışmanlığı projesi olarak kariyerimin yakın zamanlarında bir eğitim grubunun CEO’ luğu üstlenmiştim. Çok yoğun geçen bu zaman diliminde hem eğitim sistemimizi, hem çalışma hayatımızı hem de “birey yetiştirme süreçlerimizi” derinden etkileyen birkaç önemli hususu farketmiş ve “keşke Milli Eğitim müfredatımızda yabancı dil kadar, biyoloji kadar, tarih kadar yer alsalar” demiştim. Aklıma gelen birincisi ve en önemlisi;

– Neden k12 dediğimiz lise bitimine kadar olan dönemde “stres yönetimi” dersimiz yok mesela? Halbuki stres yönetimi öğrenilebilecek, öğrenilmesi gereken çok önemli bir kazanım, sadece okul hayatımız için değil, asıl sonrası için. 17-18 yaşlarındaki gençlerimiz “stres altında paramparçalar” ve bunun üstesinden gelmeleri için gereken donanım, hayrettir ki, en çok ihtiyaç hissettikleri dönemde kendilerine verilmiyor.

Zamanında bu donanımı kazanamamış genç çalışanlara ise biz iş hayatında stresle başa çıkmanın mucizevi yollarını öğretmeye çalışıyoruz. Çok geç..! Tamam, ekonomimiz, siyasi hayatımız, iş dünyamız birer “stres kuluçkası”, iyi de bu gerçeği kabullenip, “stres yönetimini” bir bilim kabul ederek gençlerimizi daha okul sıralarında buna hazırlamak zorunda değil miyiz?

Ben bizzat yaşadım, çok yüksek bir maliyete katlanıyoruz bu yüzden, maalesef.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

2 Ağustos 2019 – Cuma, 21:16

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 44… ÇEPERDEN SIZANLAR – 22

Siyasetin Yapılanması ;

Türkiye’ nin en “büyük” ve en “gözardı edilen” meselesi “siyasetin yapılanmasıdır” ve bu ülkede en temel problemlerin de ana sebebidir. Çözüm paketleri olarak her seçim döneminde önümüze uzatılan “mucizevi” tarım, eğitim, yüksek teknoloji vs.. “oyun alanları” bu en temel sorun çözülmeden hiçbir çare üretemez. Yıllardır bu durum bütün vehameti ile bilindiği halde heyhat ki hiçbir “siyasi otorite” ister iktidar olsun ister muhalefet, bu ağır ve hayati mesele ile ilgili herhangi bir çözüm önerisi masaya yatırmamıştır / yatıramamıştır.

Siyasetin bugün ulaştığı yapı hangi ideolojik görüşten olursa olsun yetkin, ehil, donanımlı, bilgili kadroları ülke yönetiminden fersah fersah uzakta tutmaktadır. “Ehline verilmeyen emanet” ehil olmayan ellerde birer soygun, yetersizlik, iltimas aracı haline gelmiştir ve ülke bu “vahim” siyasi yapılanmadan büyük zarar görmektedir.

Zamanını düğünlerde, derneklerde, parti teşkilatlarında, siyasi liderinin peşinde geçirme lüksü olmayan, bu zamanı kendisini geliştirmek için kullanan şahıslar tamamen siyasetin uzağında bırakılmakta ve siyaset son derece yetersiz muhterislerin “yönetme” iddiası ile arz-ı endam ettikleri bir “yalanlar / iddialar” deryasına dönmektedir.

“Siyasi görüş bağımsız” kim çözerse bu sorunu ülkeye en büyük hizmeti o yapacaktır.


Devlet Destekli Alacak Sigortası ;

1 Ocak 2019′ da fiili olarak başlayan, şirket hissedar ve yöneticileri için adeta “rüya” gibi bir gelişme olan bu uygulamanın, özellikle KOBİ’ lerimiz ne kadar farkında?

Adeta sessiz sedasız devreye girdi, büyük sigorta şirketleri ve kısıtlı sayıda KOBİ’ nin dışında ses getirmediğini görüyor ve çok şaşırıyorum çünkü KOBİ’ lerin ölümcül problemi olan “tahsilat ve nakit akış sorunları” için çok ciddi bir çözüm aracı.

“Alacak sigortası firmaların yapmış olduğu, herhangi bir teminata bağlanmamış vadeli satışlardan doğan borcun ödenmeme riskini güvence altına alan bir sigorta ürünü. Kamu otoritesi tarafından havuz sistemiyle oluşturulan bu ürün yurtiçi toplam cirosu 25 milyon TL olan işletmeler için geçerli… DDAS ile… alıcının iflas, konkordato, tasfiye vb. hukuki durumlarda temerrüde düşmesini teminat altına alıyoruz” – Güneş Sigorta Genel Müdürü Atilla Benli – Para Dergisi , 28 Nisan – 4 Mayıs, Sayfa 67.

Yasa 125 milyon TL yurtiçi satış cirosuna kadar izin veriyor ama ilk uygulama 25 milyona kadar, umarım yakında 125 milyon TL ciro rakamı da kapsam içine alınmış olur.

KOBİ’ lerin müşterilerinin risk analizlerinin yapılmasına da imkan sağlayan bu uygulama ile KOBİ’ lerin bilanço yapısı da iyileşiyor.

Çok mu sessiziz, ben mi yanılıyorum?

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

3 Temmuz 2019 – Çarşamba, 16:38

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 43… ÇEPERDEN SIZANLAR – 21

Kriz “oluşmadan önce” yönetilir ;

Tabii ki;

– Varlık sebebiniz bizatihi “kriz üretmek” değilse,

– Her krizi kendinizi “vazgeçilmez” göstermek için kullanmıyorsanız,

– Problemlerin oluşumunu seyredip sonra da “bakın bunları ben çözdüm, ben olmasaydım hayatta çözülemezlerdi” priminin peşinde koşan uyanıklardan değilseniz,

– Her krizi bir “one-man-show” fırsatı olarak görmüyor ve bundan “nemalanmıyorsanız”,

– Bulunduğunuz yapıya (şirket, dernek, oda, siyasi parti, sanat müziği korosu… vs… ne olursa olsun) uzun vadeli “azami fayda ve katma değer üretmek” istiyorsanız,

“Kul hakkı yememek”, “helal para kazanmak”, “rahmetle anılmak” gibi manevi, ahlaki, uhrevi amaç ve endişeleriniz varsa,

“Keser döner, sap döner” diyebiliyor, “bumerangın” bir gün tam ense kökünüze inebileceğinden korkuyorsanız,

– Başkalarının felaket ve mağduriyetinden sadist bir zevk alamayacak kadar “insansanız”

Fitne, fesat, haksız kazanç vb… “toplum / topluluk düşmanı” bir çabanın içinde olmaz, suni “krizleri” buna alet etmez, “sulh ve selametin” peşinde olursunuz.

İnsan topluluklarının en önemli “sürdürülebilirlik aracı” da budur.


Hormonlu büyüme ;

Steroid kullanımı kasları çok kısa sürede gereksizce şişirirken eklemler ve tendonlar bu oranda güçlenemezler. Sonuç kaçınılmaz olarak işlevini yitiren bir “kemik ve iskelet sistemidir”. Sizi dışardan görenler kaslarınıza hayranlıkla bakarken nasıl bir ızdırap çektiğinizi, uçuruma koşar ayak gittiğinizi çoğu zaman farketmezler, iflas eden böbrek, karaciğer ve diğer hayati organlar da cabası.

Maalesef şirketlerimiz de son yıllarda “hormonla / dopingle” büyüdü, büyürken de en önemli fonksiyon ve birimleri ihmal ettiler. Yaşamsal önemi olan mali işler, raporlama, satınalma, IT, İK, stratejik planlama gibi yönetim birimleri ya bizatihi “patronlar ve aileleri” tarafından yönetildi ya da tamamıyla “öksüz” bırakıldı. “Yapılara basılan streoidlerin” uzun vadeli etkileri gözardı edildi, suni olarak şişen kasları (artan ciro, alınan yeni işler, girilen yeni sektörler) dengeleyecek eklem ve tendonlara (ehil orta-üst düzey yöneticiler, ERP çözümleri, dijitalleşme vs) önem verilmedi, bunlar birer “yatırım” olarak değil “masraf merkezi” olarak görüldü.

Şimdi denizin bittiği noktadayız; “krizin tam göbeğindeki” yöneticiler krizden çıkış yollarını kendi başlarına bulamazlar çünkü günlük gaile içinde “felç” olmuşlardır.

Çözüm; ehil yöneticiye / danışmanlara / akıllı iş çözümlerine yatırımdır.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

10 Haziran 2019 – Pazartesi, 12:19

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 42… ÇEPERDEN SIZANLAR – 20

Motivasyon Duvarı ;

Doğru olanı yapmaya devam etme çabası genellikle bir “motivasyon duvarı” ile karşılaşıyor hayatın her alanında. “Doğru olan” sürekli bir çaba gerektiriyor çünkü, paçalarımızdan tutup bizi aşağı çekmeye çalışanların sayısı fazla oluyor, emek, sağlık, para, mücadele, meydan okuma gerektiriyor çoğu zaman. İş dünyası da dahil olmak üzere hayatın her cephesi tabi bu “meydan okumaya”. Benim için “motivasyon gücü” ise;

– Ne kadar zor olursa olsun herhangi bir şeyi yaptığınızda / bitirdiğinizde hissedeceğiniz “asla pişman olmama, hayal kırıklığına uğramama duygusu / düşüncesi”.

Yabancı dil öğrenmek,

Spor yapmak,

Zor bir projeyi yürütmek, vs…

Herhangi bir aşamada bir motivasyon sorunun yaşanmaması mümkün değil ve tek çare “biziz” genellikle, kendi kendimizle “yüzyüzeyiz” ve devam etme gücünü “sadece biz verebiliriz” kendimize.

İlgilenenler bilirler; ayaklarınız ne kadar geriye giderse gitsin, ne kadar zor gelirse gelsin, bitirilmiş bir “fitness / ağırlık çalışmasından” sonra hissedilen tek şey “mutluluktur”, hiç kimse ne kadar yorulursa yorulsun bir “pişmanlık” yaşamaz.

Çoğu zaman sadece bittiğinde kesin olarak hissedeceğiniz başarı / zafer / mutluluk hissi yeterli bir motivatördür herhangi bir ağır çaba için. Mesele kendini bittiği ana ışınlayabilmek. Ha gayret..!


“Bana Ne Öğretmeye Çalışıyorlar ?” ;

“Sizin göreviniz; yaşamınıza giren insanların size “ne öğretmeye çalıştıklarını” çözmektir. Eğer bunu becerebilirseniz, diğer insanların yaptıkları ile kusurları sizi daha az kızdıracak, daha az rahatsız edecektir. Hayata bu mantıkla bakmayı bir alışkanlık haline getirmek mümkündür ve bunu başardığınızda da çok memnun kalacaksınız. Genelde karşınıza çıkan kişinin size ne öğretmeye çalıştığını anladığınızda sakinleşmeniz çok daha kolay olacaktır…

Bunun ne kadar eğlenceli ve kolay olduğuna şaşırabilirsiniz. Tek yapmanız gereken olayları “Neden bana bunu yapıyorlar?” yerine “Bana ne öğretmeye çalışıyorlar?” şeklinde görmektir…”

Huzurlu Olmak İstiyorsanız Ufak Şeyleri Dert Etmeyin Hepsi De Ufak Şeylerdir – Dr. Richard Carlson – İstanbul 2017 – Beta Basım Yayın – Sayfa 35

Baktığınız “merceği” değiştirebilirseniz dünyanızı değiştirirsiniz. Yukarıdaki pasaj son yıllarda okuduklarım arasında beni en çok etkileyenlerdendir ve hayatınızı, ilişkilerinizi, ruh sağlığınızı, işe ve insanlara, başarıya ve başarısızlığa bakışınızı tamamıyla değiştirebilir. En azından denemek gerek, değil mi?

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

2 Mayıs 2019 – Perşembe, 12:45

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

YAPILANDIRMA FURYASI “YENİDEN YAPILANMADAN” YÜRÜMEZ..!

Özellikle Ağustos 2018′ den bu yana devam eden bir “yapılandırma furyamız” var artan kurlara ve faiz oranlarına eşlik eden. Başladığından bu yana ağırlıkla kur arttıkça artan azaldıkça azalan bir “konkordato” dalgası da görüyoruz, bu dalgaya kapılanların çoğu da maalesef iflas ediyor ve ticari hayata da bir daha dönemiyorlar. Uluslararası gelişmeler, kur hareketleri, seçimler, yükselen enflasyon, artan hammade, ilk ve yarı mamul maliyetleri, yükselen işsizlik oranları derken yine depresif bir ruh haline büründük ülkece ve maalesef 2019 da kayıp bir yıl gibi görünüyor önümüzde. Umutlar yine 2020 ve sonrasına kaldı.

Son derece büyük, anlı şanlı holdinglerimizi dahi etkisi atına alan bu yapılandırma furyasını takip ederken yine pek çok kavramın içinin boşaltıldığını, altının oyulduğunu, anlam kayması yaşadığını ve asıl amaçtan sapıldığını gözlemliyorum, bu makalemde ağırlıklı olarak bu sapmaları ve olağan sonuçlarını analiz etmeye çalışacağım.

En önemli sıkıntı bizatihi “yapılandırmaya vakfettiğimiz anlamla” ilintili; “yapılandırma borç erteleme değildir” ve sadece bilançodaki borç yükünü geleceğe taşımak, biraz rahatlamak olarak değerlendiriliyorsa bilinmelidir ki bu yolun sonu çıkmaz sokaktır. Çünkü %10 – %15 faiz yükünü dahi taşıyamayan kurumların; kendilerini, iş yapış tarzlarını, kadrolarını, kurgularını ve yönetim felsefelerini değiştirmeden, yükselen mevduat faizleri gerekçe gösterilerek önlerine bankalar tarafından konulan %40 – %45 faiz yükünü kaldırmaları mümkün değildir. Bu yaklaşım sadece “kaçınılmaz sonu erteleme çabasıdır”, “beyin ölümü gerçekleşmiş” hastayı suni solunum ve yaşam destek üniteleri ile hayatta tutma girişimidir.

Makalenin başlığı bu anlamda çok şey ifade etmektedir; yeniden yapılanmadan yani kendimize dönüp bakmadan, giderlerimizi, gelirlerimizi, karlılığımızı, borç servisi yapabilme gücümüzü mercek altına yatırmadan, sağlıklı ve sürdürülebilir bir organizasyonel ve finansal yapı kurmanın yollarını bulmadan finans kurumlarının kapısını çalmak şirketlerimize de ülke ekonomisine de bir fayda sağlamayacaktır. Zaten kıt olan, son dönemlerdeki yanlış ekonomik kararların etkisi ile de iyice daralan kaynaklarımız son derece beyhude çabalarla iyice heba edilecektir. Zaten amacına uygun olarak kullanılmayan “konkordato” müessesesi sihirli bir değnek değildir ve bu müesseseyi bugünkü formatında kullanan işletmelerin de ticari hayatlarına geri dönmeleri son derece küçük bir olasılıktır.

Pek çok makalemde tekrarladığım ve “yönetim danışmanlığı faaliyetlerimin” temel söylemi olan ifademi buraya tekrar almak isterim; “mali performansı düşük kurgu ve kadro anlamsız, kurgusu yanlış bir kadro israf, kadrosu yetersiz bir kurgu ise fantezidir”. Bu nedenle tüm “yapılandırma” projeleri “mali performans, kadro ve kurgu” üzerinde derinlikle çalışmış “yeniden yapılanma” çabaları gerektirmektedir ve “doğru ve etkin bir yeniden yapılanma” başarılmadıkça yani “yapısal problemler” çözülmedikçe “yapılandırma” hiçbir anlam ifade etmeyecektir.

“Yapılandırmanın” anlam ve içeriğine yönelik bu saptamalarımdan sonra “işleyiş ve mekaniği” ile ilgili aşağıdaki hususları sizlerle paylaşmak isterim;

1. Kurumların, hissedarların ve profesyonellerin “müzakere ve iletişim yetenekleri” çok önem kazanıyor. Her zamanki gibi “danışmanları etkili bir şekilde kullanabilmek” çok hayati. Yapıların kendilerini hakkıyla temsil ve ilzam edecek, iletişim yeteneği güçlü şahısları masaya oturtmalarında tüm tarafların ali menfaatleri adına büyük fayda var. Sadece müzakere süreçlerinde yetersiz kaldığı için aslında kurtulabilecek durumda iken ticari hayatını sonlandırmak zorunda kalacak çok firma olacaktır. Burada patronlarımıza kendilerinin de çok iyi bildikleri bir gerçeği tekrar hatırlatmak istiyorum; bankalarımız çok ciddi denetim altındalar, karar mekanizmaları yavaş çalışır ve doğaları gereği sınırsız olmayan kaynaklarını “kullandırmak” değil, “kullandırmamak” temayülündedirler, dolayısı ile onları ikna etmek hakikaten güçtür. Onların dllerini, jargonunu, mentalitesini, hassasiyetlerini iyi bilen profesyonel ve danışmanları çıkartın karşılarına, sazı sürekli kendiniz çalmaya çalışmayın, kendinizi boş yere yıpratmış olursunuz.

2. Bir “yapılandırma” sürecinde çok sayıda taraf vardır ve hepsi de benzer öneme sahiptirler. Şirket hissedarları, alacaklı finans kurumları, alacaklı satıcı ve tedarikçiler, müşteriler, çalışanlar ve kamu otoritesi. En büyük alacaklıdan başlamak çok doğaldır ama tüm taraflarlarla açık, net ve doğru bir iletişime önem verilmeli, “kazan-kazan” ilkesi samimi ve gerçekçi bir şekilde tüm taraflarca paylaşılmalıdır. Bu ilke doğrultusunda kurumlar tüm taraflarla ilişkisini yürütmeli ama bu “kriz yönetimi” esnasında “operasyon” asla başıboş bırakılmamalıdır. Şu ana kadar saydıklarımızı yönetmek sıkı ve adanmış profesyoneller, zaman, enerji ve umut gerektirir. Şirket patronlarımız bunu “dar / daraltılmış kaynaklar” ile yapamayacaklarını bilmeli, çalışanların / danışmanların maaş, ücret, prim vb tüm alacaklarını zamanında ödemeli, gerekiyorsa bunun için kendi şahsi kaynaklarını devreye sokmalıdırlar.

3. Tüm alacaklılar bir “güven arayışı” içinde olacaklardır. Şirketin yapılandırma planı sonunda borç ve ödeme servisi yapabilecek duruma gelebileceğinin net işaretlerini görmek isteyeceklerdir. Dolayısı ile bir yapılandırma planı sadece nakit akış, karlılık vs projeksiyonları kapsamaz, beraberinde “senaryo analizlerinin” de olması gerekir. Hangi ürünler? Hedef pazar payı? Tedarik ve üretim zinciri? Yeterli ve kalifiye personel? Özsermaye? Hukuki yükümlülükler? Her soru işareti bir “konsantrasyon” maddesidir ve herbirine cevap verilebilmeli dolayısı ile “ev ödevi” doğru yapılmalıdır. Bence bugüne gelirken nelerin yanlış yapıldığının itirafı ve bunlar için alınacak “önleyici / düzeltici” önlemler bu yapılandırma ön çalışmalarının en önemli parçalarındandır. Einstein’ in meşhur ifadesi ile “hiçbir problem kendisini oluşturan koşullar içinde çözülemeyeceğine” göre, alacaklılar “resme yukarıdan / dışarıdan bakan farklı bir bakış açısını” da görmek isteyeceklerdir.

4. Her ne kadar yapılandırma “tüzel kişiler için, tüzel kişiler adına” yürüyen bir süreç olsa da “hissedar ve ortakların kişisel ticari ve toplumsal itibarlarını” derinden etkileyeceği unutulmamalıdır. Bu nedenle yapılandırmanın samimiyetine zarar verebilecek, soru işareti oluşturabilecek yanlış adımlardan aile fertleri de dahil olmak üzere tüm hissedarlar kaçınmalıdırlar. Lüks tüketimin devam etmesi, diğer grup şirketlerinin ticari basirete sığmayacak tasarrufları, ülke dışına kaynak transferi gibi olumsuz algılanacak tüm adımların eninde sonunda ortaya çıkacağı bilinmelidir. Çoğu zaman, özellikle “konkordato ilanı” ciddi bir ticari itibar kaybı getireceğinden piyasada çek veya senetle iş yapılamayacaktır. Ancak nakit para iş görecek, bu da sürdürülebilir olmaktan hızla çıkacaktır. Bu itibar erozyonu çoğu zaman hissedarlar için ömür boyu sürecek bir kan kaybı getirebilir, konunun önemine binaen gerekli adımlar birinci günden itibaren doğru bir şekilde atılmalıdır. Yapılandırma kararını takiben varlık satışı gerekliyse yapılmalı, özsermaye desteği gerekiyorsa sağlanmalı, alacak temliki gibi hususlarda amiyane tabirle çamura yatılmamalıdır.

5. Son yazacağım “zamanlama” ile ilgili. Yükümlülüklerinizi zamanında yerine getirip getiremeyeceğinizi bilemiyorsanız yani herhangi bir “t anında” nerede olduğunuzu ve nereye gittiğinizi gösterecek bir “raporlama sistematiğiniz, veri tabanınız, alarm mekanizmalarınız” yoksa durum zaten vahim. Yapılandırma çalışmalarında gecikilecek her bir gün çok daha büyük maliyetlerle çıkacaktır karşınıza. Bu nedenle “raporlama ve yorumlama mekanizmalarına yatırım” krizdeyken de, henüz yakalanmamışken de çok önemli. “Anahtar göstergelerin” çok daha sık aralıklarla takibi yapılandırma süreçlerinde nereye doğru gidildiğine dair hayati önem taşımakta. Dolayısı ile “bilgiye / yoruma” çok daha büyük ihtiyaç duyulacak bu süreçlerde, hatırlatmak isterim.

Yeri gelmişken bu konuyla alakalı, ilginizi çekeceğini düşündüğüm ve faydalı olacağına inandığım birkaç makalemi de aşağıya alıyorum, yukarıda yazılanların “mütemmim cüzü” olarak kabul edip, değerlendirebilirsiniz:

“Yeniden yapılanmadan yapılandırmalara gitmek” maalesef son zamanlarda kamu yönetiminde de gördüğümüz bir alışkanlık. Gıda enflasyonunu düşürmek için “tanzim satış modelini” devreye almak yani problemin köküne inmeden pansuman tedavilerle “sorunu yapılandırmak” ne sağladı bize? Fiyatlar birkaç ay içinde eski seviyelerine geri geldi..! Hepimiz takkeyi önümüze alıp “sürekli ve günün gereklerine uygun bir yeniden yapılanmanın” peşinden koşmalıyız, sonuçsuz ve kaynakları israf eden bir “yapılandırmanın” değil..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

17 Nisan 2019 – Çarşamba, 13:54

İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 41… ÇEPERDEN SIZANLAR – 19

Kulaklara Küpeler ;

Forbes Türkiye, Kasım 2018, No : 11, Sayfalar : 40 – 50

Bezos’ dan kulağımıza küpeler :

KÜPE 1 :

“Bezos üç şey arıyor;

1. Orjinallik : “Farklılaştırılmış bir fikre sahip olmamız lazım”

2. Ölçek : “Enerjimizi işe yarasa bile küçük kalacak şeylere harcayamayız”

3. Yatırım getirisi : “Ölçek büyük olduğunda bile iyi getiri sağlamalı””

KÜPE 2 :

“Yukarıdaki şartları karşılayan fikirler iki modelden çıkıyor;

1. Geriye doğru müşteri ihtiyaçlarına bakarak – “neyi talep ettiklerini biliyoruz, buna göre ürün geliştirelim”

2. Gözünü ileriye dikerek – “değerli bir şeyler yapalım ve buna müşteri bulalım”

Amazon’ un canavarlığı 2. den kaynaklanıyor.”

KÜPE 3 :

“Nadiren bugüne çekiliyorum. Böylece 2-3 yıl sonrası için çalışabiliyorum, liderlik ekibimin çoğu da aynı işleyişe sahip”

KÜPE 4 :

“Yeni fikirler geliştiriyorum. Buraya tek bir fikirle otururuz ve bu tahtayı 1 saat içinde 100 fikirle doldurabilirim”

Bu dört “küpe” okuduğum onlarca iş kitabından çok daha önemli ve verimli oldu benim için, bir tür özet “anayasa”. Yüzlerce sayfa birkaç satırlık “usare” için okunuyor çoğu zaman, değil mi?

Umarım sizde de aynı etkiyi oluşturur.


Tevazu ;

Tevazu, tevazu, tevazu… Şahıslar için vazgeçilmez olduğu kesin, benim asıl derdim “kurumsal tevazu”.!

Türk iş dünyasında önemli bir kesim var ki altını hiç ama hiç dolduramadıkları halde birer “kibir timsali” olarak dolaşıyorlar ortada. Herşeyi onlar biliyor, en iyi yönetim gurularına taş çıkarırlar, Drucker satış – pazarlamada onların çömezi dahi olamaz, finansın alasını bilirler… ve bunların “yönetim gücüne” sahip oldukları şirketler bir şey “öğrenmezler / öğrenemezler”, kapalıdır çünkü öğrenme uçları, böyle bir “ihtiyaçları” da zaten yoktur. “Ortaklık” kuramazlar, kursalar da yürütemezler, yapsalar da sürdüremezler çünkü ortakları dolandırıcıdır, işi bilmiyordur ya da sırtlarını onlara dayamışlardır.!

Bu zihniyetdekiler bakmazlar dünyadaki devasa “öğrenen” ve “alçak gönüllü” yapılara, örneklere. Yüzlerce milyar dolarla oynayan bu şirketleri “benchmark” alabilecek bir donanımları, daha da önemlisi “karakterleri” yoktur da onun için. Bu zihniyet tasfiye olmalıdır, evet Türk iş dünyasının, tüm kurumlarımızın, yapılarımızın bekası uğruna biran önce “tasfiye olmalı” ve yerlerini “doğru” örneklere bırakmalıdırlar, ancak böyle yakalayabiliriz çocuklarımızın “sağlıklı” ve “sürdürülebilir” geleceğini.

Bugünkü gibi “kriz zamanları” açıkça gösteriyor bize “kantarı” ve “topuzu”.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

8 Nisan 2019 – Pazartesi, 12:43

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 40… ÇEPERDEN SIZANLAR – 18

En büyük “kötülük” / En önemli “yetenek” ;

İnsana yapılabilecek en büyük kötülük; “kendi zeka ve yetenekleri” konusunda “şüpheye düşmesini sağlamak”. Zeki olmadığına peşinen inandırılmış bir insana neyi, ne kadar öğretebileceksiniz? Tanıdık geldi, değil mi? Sanki birileri her gün yaşatıyorlar bize bu durumu; okulda, iş yerinde, ailede!

Bir yanda “başarının %90′ ı ter, %10′ u ilhamdır” diyen insanlık tarihinin en önemli beyinleri, bir yanda kendi zeka kapasitesi ve yetenekleri sorgulanabilir durumdaki şahısların başkalarının “zeka testini” yapma cüret ve aymazlıkları..!

Her ne kadar bir kısmının doğuştan gelme özellikleri varsa da pek çok yetenek eğitimle, doğru yaklaşımla, sabırla geliştirilebilir ve “vasatın üstüne” çekilebilir. Mesele bu “kıvılcımı yakmak ve devam ettirmekte”. Elbette ki bir Mozart olabilmek için sadece çalışmak yetmeyecektir ama bir gün Mozart gibi olabilmek için çalışmanın önüne kimse geçemez, geçmemelidir..!

Bakıyorum etrafımızı kuşatmış “yetenek sarrafları” da pek farklı durumda değiller, hepsi Mozart’ ların peşinde, iyi de acaba potansiyel bir Mozart adayını diğerlerinden ayırt edebilecek “yeteneklere ve zekaya” kendileri sahip mi? Hepimiz için bir “öz eleştiri” konusu değil mi? Zor soru ama bu soruları kendimize sorabilmek de bir “yetenek meselesi”.

Haydi, geliştirelim bu “yeteneğimizi” de..!


Seçimin = İtibarın ;

Kişiliğini ancak “sen kabul ettirebilirsin”, bunun da bir “maliyeti” var..!

Ben bu maliyeti ödemeden “Ben de varım.!!” diye(bile)ni görmedim…

Ya “gölge” olmayı seçeceksin; rahat, huzurlu, güvenli…

Ya da “bir dakika” demeyi; gerekirse kavgayla, mücadele ile, “yalnız kalmayı”, “yeldeğirmenleri ile cebelleşmeyi” göze alarak…

Seçimin = itibarın…

“Fiziksel dünyada işgal ettiğin hacmi” değiştirmeyecek tercihin…

Ama;

Kendinle başbaşa kaldığında adeta “dünyayı omuzlamış bir dev gibi” hissedeceksin…

Değmez mi buna?


Bilgi ucuz değildir ;

“Bilgi” ucuz değildir, olmamalıdır! Çocuğunun İngilizce dersine saat başı 400 TL ödeyen işadamının belki de kendisinin ve şirketinin hayatını kurtaracak önerilerle gelen danışmana, bütün birikimini masaya döken yöneticisine komik rakamlar telaffuz etmesi “ayıp” olarak yeter!

“Serbest piyasa ekonomisi böyle dayatıyor” diyenlerin bugünkü konkordato furyasının arkasındaki temel dinamikler üzerinde iyice düşünmesi gerekir. Serbest düşüşteki uçağı kuyruğunu yere çarpmadan tekrar havaya kaldıracak güç kaçınılmaz ve yeri doldurulmaz olarak “kalifiye insan ve entelektüel sermayedir”. Bu gücü zamanında istihdam etmeyen, ettiğinde de değer vermeyen, mobbinge maruz bırakan yapıların kriz dönemlerinde kendilerini kurtaracak imkanlara sahip olması mümkün değildir.

Bu kadar açık bir gerçeği bu kadar kısa vadeli öngürüsüzlüklerle hasıraltı etmeye çalışan zihniyetlerin uzantılarından biridir sadece konkordato furyası, bu da kaçınılmaz semptomlardan sadece bir tanesidir.

Türkiye’ de insan kaynakları politikası “hayati” bir önceliktir, “bir fantezi veya dar alanda kısa paslaşma macerası” değildir çünkü toplumsal ve kurumsal hayatımızın en önemli kanama noktasıdır. Bu hemorajı durdurmadıkça ne kurumlarımızı ileriye taşıyabileceğiz ne de dakika başı bizi vuran krizlere karşı dayanıklı olacağız.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

7 Mart 2019 – Perşembe, 17:08

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 39… ÇEPERDEN SIZANLAR – 17

Eğitim üzerine ;

Eğitim üzerine ne çok tartışıyoruz değil mi?

Ana soru; “hangi eğitim modeli modern, hangisi değil?” Pusula doğru değilse o kadar çok cevabı var ki kaybolup gidiyoruz modeller arasında; Finlandiya modeli gibi, Alman ekolü gibi…

Oysa bana göre;

Eğitim çok temel iki soruya / ihtiyaca cevap vermelidir;

1. İnsanın “kendi” hakkındaki sorularına / ihtiyaçlarına
2. İnsanın “toplum” hakkındaki sorularına / ihtiyaçlarına

Soru “düşünebilme” yeteneğine, ihtiyaç “zamanın gereklerine” bağlıdır. Eğitimin modernliğini bu belirler işte, 17. yy. ın “toplumsal ihtiyaçlarına” cevap veren ve kişiyi “kendisi” hakkında tatmin eden eğitim de en az bugünkü kadar “moderndi”. Biz toplumsal olarak rotayı burada şaşırdık galiba;

– Kendimiz için “soruyu”,
– Toplum için “ihtiyacı” unuttuk, gözardı ettik.

Bugün yakalarsak bu iki temel noktayı, bugün modernleştiririz eğitim sistemimizi. Yeter ki kısır kavgalarımız kör etmesin gözümüzü, karartmasın yolumuzu.


Toplumsal “tork” problemimiz ;

Topluca bir “tork” problemi yaşıyoruz, sıkıyoruz tüm vidaları sonuna kadar!

Halbuki;

– Çok sıkılan kemer iç organlara zarar verir,
– Çok sıkılan vida ya yalama olur ya da kaideyi çatlatır,
– Çok sıkılan çalışan iş yapamaz hale gelir,
– Çok sıkılan vatandaş suça meyilli olur…vs…

“Kullanma talimatlarını” tekrar mı okusak?!!

Teşbihte hata olmaz. “Torku” bu kadar arttırılmış bir baskı herşeyi patlatıyor, insanları ve yapıları kırıyor, kişisel, kurumsal ve toplumsal ağır maliyetler doğuruyor. En basit aracın kullanma talimatında dahi uygulanacak “tork değerleri” belirlenmişken en değerli varlığımız olan insanımızın günlük hayatında tahammül gösterebileceği baskı ve stres düzeyini görmezden, duymazdan, anlamazdan geliyoruz. Sonra da neden beklediğimiz performansı alamadığımızı düşünüyoruz. Fabrika ayarlarımıza dönmek zorundayız. Kimse çok “light” bir ajanda ve beklenti koyalım önümüze demiyor ama bu kadar “tight” bir beklenti sepeti hepimizi hurdaya çıkarır ki zaten görüyoruz sonuçlarını.

“Takke düşüp kel görüleli” çok oldu da, galiba çok çaresiz bırakıldık, yoksa bu kadar da kör olamayız değil mi?


İnsana yapılabilecek en büyük kötülük ;

İnsana yapılabilecek en büyük kötülük; “kendi zeka ve yetenekleri” konusunda “şüpheye düşmesini sağlamak”. Zeki olmadığına peşinen inandırılmış bir insana neyi, ne kadar öğretebileceksiniz? Tanıdık geldi, değil mi? Sanki birileri her gün yaşatıyorlar bize bu durumu; okulda, işyerinde, ailede!

Bir yanda “başarının %90′ ı ter, %10′ u ilhamdır” diyen insanlık tarihinin en önemli beyinleri, bir yanda kendi zeka kapasitesi ve yetenekleri sorgulanabilir durumdaki şahısların başkalarının “zeka testini” yapma cüret ve aymazlıkları..!

Her ne kadar bir kısmının doğuştan gelme özellikleri varsa da pek çok yetenek eğitimle, doğru yaklaşımla, sabırla geliştirilebilir ve “vasatın üstüne” çekilebilir. Mesele bu “kıvılcımı yakmak ve devam ettirmekte”. Elbette ki bir Mozart olabilmek için sadece çalışmak yetmeyecektir ama bir gün Mozart gibi olabilmek için çalışmanın önüne kimse geçemez, geçmemelidir..!

Bakıyorum etrafımızı kuşatmış “yetenek sarrafları” da pek farklı durumda değiller, hepsi Mozart’ ların peşinde, iyi de acaba potansiyel bir Mozart adayını diğerlerinden ayırt edebilecek “yeteneklere ve zekaya” kendileri sahip mi? Hepimiz için bir “özeleştiri” konusu değil mi? Zor soru ama bu soruları kendimize sorabilmek de bir “yetenek meselesi”.

Haydi, geliştirelim bu “yeteneğimizi” de..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

4 Şubat 2019 – Pazartesi, 13:45

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 38… ÇEPERDEN SIZANLAR – 16

Kilitlenme ;

“Siyasetin herşeyi kilitlediği ülke” ile “herşeyin siyaseti kilitlediği ülke” arasında salınan zavallı memleketim! Başka bir rota koyamadık önüne, farklı bir yol haritasını çok gördük sana. Suçluyuz hepimiz, “süt nasılsa kaymak da öyle”, ne yazık ki!

Siyaset hangi coğrafyada ve hangi zaman diliminde bu kadar belirleyici oldu hayatın her alanında? Çok merak ediyorum. İş dünyasının alacağı kararlar siyasetin gidişatına bağlı, yatırımlarımızın profili iktidara gelecek partinin iki dudağı arasında, eğitim politikalarımız asgari bir müşterek olmadan bir uçtan diğer uca sallanıyor vs..

– Siyasi yelpazeyi teşkil eden tüm ideoloji ve dünya görüşlerinin asgaride bu ülke için mutabık kaldığı şeyler yok mudur, varsa da bu kadar az ve etkisiz midir?

– Eğitimde, teknolojide, temel hak ve özgürlüklerde, ekonomi yönetimimizde omurgayı teşkil eden, zamana ve zemine göre değişmeyen temel, vazgeçilmez değer ve yaklaşımlar bu kadar mı nadir ve kırılgandır?

İş dünyasından örnekler bize gösteriyor ki kurumsal hafızasını oluşturmuş ve koruyor olanlar, kurum kültürüne dört elle sarılanlar, kurumsal itibarını tüm şahsi menfaatlerin üzerinde tutanlar her koşulda ayakta kalmayı başarıyorlar. Sayıları bugünkü kurumsal dünyamızda çok az olsa dahi bu yapılar emsal teşkil etmiyorlar mı biryerlere? Hüzün..!


Tekrar ve tekrar üretebilmek ;

Tekrar “üretebilmekten” korkmayan “paylaşmaktan da” çekinmez…

Fikrin “orjinalse” paylaşırsın çünkü tekrar üretebilecek “kaynak” sensin…

Projen “sana aitse” paylaşırsın, bilirsin ki çalanlar gemiyi “taklitle” yürütemezler…

Yeter ki “üretelim”, her paylaştığımız misliyle dönecektir bize. Son dönemlerde artan bir oranda “paylaşmama takıntısı / paylaşamama sıkıntısı” gözlemliyorum. Üretebilme gücümüzü istim üstünde tutacak “cephanemiz” varsa, unutmayalım, “taklit” en büyük iltifattır. “Kopyalar” asıl olanın yerini tutamıyor ama “ilham” gerek, “merak” gerek, “irade” gerek, “tutku” gerek… en önemlisi bir “amaç” gerek. Bugünün kişisel ve kurumsal en büyük sorunu bence; “amaçsızlık” ya da “amaç olmaması gerekenleri amaç edinmek”

“Araçları amaç edindikçe” gerçek üretkenliğin kapılarını da kapatıyoruz kendimize… Hem eğitim kurumlarımız hem de iş dünyamız için çıkış noktası; hayatını adayacağın bir “amacı” edinme sanatı… Sonrası; “üret – paylaş – daha da geliş – daha iyi üret – yine paylaş – yine geliş…” dialektiği.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

7 Ocak 2019 – Pazartesi, 13:25

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın