JURNAL 49… Vitam Impendere Vero – Hakikat Uğruna Hayatını Vermek / Bir Mehmet Akif Analizi

Her okuduğum kitabın başlarında yeralan boş sayfalara sıcağı sıcağına o kitap ile ilgili taze düşüncelerimi tüm samimiyetim ile yazarım ben, neredeyse kendimi bildim bileli. O kadar faydasını görmüşümdür ki bu alışkanlığımın. Bu ayki Jurnal’ im bu alışkanlığımın bir eseri, birkaç aylık bir gecikme ile konuk ediyorum sayfalarıma.

Beni en derinden etkileyen kitaplardan birinin (Mehmet Akif Ersoy, Hayatı – Seciyesi – Sanatı, Mithat Cemal Kuntay, 2018 ALFA Yayınları) son satırlarını alacağım aşağıya, her zamanki gibi noktasına virgülüne dokunmadan. Ama öncesinde tüm açıklığı ile bitirdikten sonraki en sıcak ve samimi düşüncelerim, duygularım;

“Bitirme Tarihi : 17 Ekim 2018 / 00:21

Gözyaşları içinde bitirdim bu kitabı. Her zaman çok değerliydi benim için Akif, gençlik yıllarım Safahat okuyarak geçmişti. Ama bu kitap Akif’ i cisimleştirdi, bedenlendirdi, canlandırdı adeta önümde, elle tutulur hale getirdi ve daha da çok sevdirdi bana, artık çok çok yakınım gibi, ağabeyim, babam gibi Akif.

Ne güzel bir insan, ne inanmış bir adam, ne büyük bir şair, ne muhteşem bir karakter. “Seciyesi ile sanatı içiçe geçmiş birer dağ olan dağ gibi bir adam”. Kitabın sonunda geçtiği gibi; “Vitam Impendere Vero = Hakikat Uğruna Hayatını Vermek”. Akif’ in başardığı işte bu, doğrusu ona da çok yakıştı. Blogumdaki “Kimim Ben?” in bile bir parçası Akif.

Allah ikisine de sonsuz rahmeti ile muamele eylesin, yerleri, mekanları Cennet olsun.”

İşte bu mükemmel eseri gözyaşları içinde bitirmeme sebep olan son satırlar;

“”Vitam Impendere Vero”

Bu Latince lafı, bu Türkçe faslın başında tuhaf görmeyin aziz karilerim (okurlarım)! Bu Latince ibare benim için çok sevimliydi: manasından dolayı değil, sesinden dolayı sevimli.

Rüştiyede Fransızca hocamızın öğrettiği bu cümleyi, çocukluğumda, manasını anlamayarak bir şarkı gibi şahsi bir besteyle okurdum. (Çocukların bir kişiye mahsus olan besteleri malumdur.) Fakat bu güzel şarkının “hakikat uğruna hayatını vermek” manasına geldiğini öğrendiğim gün, ibareden sıtkım sıyrıldı. Sesi o kadar sevimli olan bu cümlenin manası nasıl bu kadar korkunç olurdu? Kelime olan “hakikat” e vücudumun her zerresinde bir başka lezzet olan “hayat” nasıl verilirdi? Böyle düşünmekte, acaba yalnız mıyım, diye evvela korktum. Fakat başkalarına da gizli gizli baktım: Onlar da, aşağı yukarı benim gibi düşünüyorlardı. Demek ki bu cümle yalandı; ve bu yalanı çocukluğumdaki başka yalanların arasına fırlattım attım.

Derken, bir gün, bu ibare bir insan olarak karşıma çıktı. Bu sefer bu insana inanmadım: Bu adam, benim çocukluğumdaki manasız bir şarkıydı; ve ben artık bu şarkıyı sevecek kadar çocuk değildim. Fakat karşımdaki o kadar sahici adamdı ki onun yanında, her ayda bir yıl küçülerek, az zamanda yeniden çocuk oldum. Ve çocukluğumun eski şarkısını yeniden ve bu sefer anlayarak sevdim.

Aziz karilerim, bu adam Akif’ di. “Hakikat uğruna hayatını vermeli” diyen Latin şairi gibi, bu Türk şairi de;

“Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam!”

diyordu. Seciyesi de, sanatı da içiçe duran iki dağdı:

Zulmü alkışlayamam. zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam,

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir aşıkım istiklale;

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale.

Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım,

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Altıncı Safahat, s. 65″

O kadar ihtiyacımız var ki hakikat savaşçılarına, hayatını bu yola adamışlara…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

8 Aralık 2019 – Pazar, 16:48

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 48… ÇEPERDEN SIZANLAR – 25

İhracata dayalı büyüme modelimiz ;

Türkiye özellikle merhum Turgut Özal döneminden bu yana “ihracata dayalı bir yapılanma ve ekonomik büyüme modeli” benimsemiş durumda. Arada bir depreşen ve çok değerli kaynakların hebasına sebep olabilen inşaat ve gayrimenkul sevdasını bir yana bırakırsak başarılı sonuçlar da verdi bu yapılanma.

Bu kısmi başarıya rağmen aşağıdaki sorulardan da kendimi alamıyorum :

– Kendi şirketlerimizdeki kurumsallaşmayı ve günümüz dünyasının rekabetiyle başa çıkmamızı sağlayacak kurgu ve kadroyu kurmadan o heyet senin bu heyet benim, o ülke senin bu ülke benim dolaşmanın ne kadar faydası var? Hadi iş aldık diyelim, gerekli ve yeterli mali ve beşeri kaynağa sahip olmadan “uluslararası rekabetin olmazsa olmazı finansal ve yapısal sürdürülebilirliğe” nasıl sahip olacağız? İş bitirmedeki sıkıntılarımız peşimizi bırakmazsa bir sonraki işi nasıl alacağız? Devletin sağlamış olduğu iletişim, mevzuat ve teşvik araçlarının arkasında ne kadar saklanabileceğiz?

– Ya gerçekten “kadro ve kurgusuna yatırım yapılmış şirketlerle” çıkmış olsaydık uluslararası arenaya, ihracatımız bugünkünün kaç katı olurdu? Bir nesil dahi yaşayamayacak yapılarla çıktığımız ihracat yolculuğunun oluşturmuş olduğu “fırsat maliyeti” ne kadardır acaba?

İstisnalara elbette ki büyük saygı duyuyorum, iyi ki varlar. Ama ya diğerleri?


Emeğini satanlar, emek satın alanlar ;

Emeğini Satanlar ;

– Bir değer ürettiğine inanıyorsanız emeğinizi ucuza satmayın,

– Gerekiyorsa son dakikaya, ödenecek son faturaya kadar bekleyin ama emeğinizin değerini yok etmeyin,

– Hayatın iniş ve çıkışlarının çoğu zaman bizi hedefe dümdüz yoldan daha hızlı ulaştırdığını unutmayın,

– İlahi iradenin anlamlı her çabayı eninde sonunda mükafatlandırdığının bilincinde olun.

Emeği satın alanlar ;

– Bir değer üretildiğini görüyorsanız emeğe hakkını verin, verilmeyen o hak eninde sonunda çıkar,

– Emeğin karşılığını vermemeyi ya da mümkün olan en son dakikada ödemeyi düşünüyorsanız, bu sizin itibarınızın ve iş hayatınızın da son dakikası olacaktır, unutmayın,

– Hayatın iniş ve çıkışlarının sizin için de geçerli olduğunu ve emeğin karşılığını hakkıyla vermediğinizde inişlerinizde yapayalnız kalacağınızı ve bir daha çıkamayacağınızı gözardı etmeyin,

– İlahi iradenin anlamlı her çabayı eninde sonunda mükafatlandırdığını, dolayısıyla sizin anlamsız kurnazlığınızın eninde sonunda cezalandırılacağını bilin.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

15 Kasım 2019 – Cuma, 15:26

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 47… ÇEPERDEN SIZANLAR – 24

Körleşme ;

Eşim düzenli olarak evdeki küçük halıları, yollukları yıkamaya verir ve her defasında da bir tanesini unutur ne hikmetse Dün de benzer bir durumla karşılaşınca ben “danışmanca” bir değerlendirme yaptım, o da haklı buldu beni nihayetinde.

İnsan her gün “çiğnediği (!!)” bir nesneyi ister “şartlanma”, ister “mesleki körlük”, ister “algıda seçicilik” deyin görmeyi “unutabiliyor”, “yok sayabiliyor”. “Sen göstermeseydin hala farketmemiş olacaktım.!” dedi kusuru kendinde bularak. Oysa hepimiz çok benzer durumları her gün işyerlerimizde; işimize, çalışanlarımıza, üçüncü partilere, müşterilerimize vs. karşı yaşıyor ve zamanla “kendi farkındalığımızı” kaybediyor, kendi gerçeklerimize karşı “körleşiyoruz”.

Çare : “dışarıdan bakan gözlerden”, “danışmanlardan”, “akil adamlardan” destek almak. Bizim “gerçeklerimize” bir de onlar baksın, “at gözlüklerimizi” kendi ellerimizle çıkartalım, hem de en “rahat” olduğumuz dönemlerde, sadece kriz zamanlarında değil. Patronlar, üst düzey yöneticiler, yapılar zamanla “kendilerini” görmez olurlar, dışardan birilerinin “onlar adına” görmesi gerekir kurumları, çalışanları, süreçleri, performansı. Emin olun bu çok “kolaylaştırır işinizi yönetmeyi”, maliyeti de kazandırdıklarının yanında devede kulak kalır.

Bunu yapabilmek bir “zaaf” değil, “güçtür”.


Para mı, Bilgi mi, Hikmet mi? ;

Çok değerli arkadaşlarım Levent Sümer ve Emrah Mazıcı ile yazışırken çıktı bu konu ortaya ve paylaşmak ihtiyacı duydum.

Eğer aldığımız eğitim ve yaşadıklarımız üçünü birlikte kazandırsaydı bize ne mükemmel olurdu, değil mi? Ama gerçek hayat bu üçüne farklı yollardan ulaştırıyor bizi ve çok büyük ihtimalle de üçünün rotaları “birbirlerini tamamen dışlar bir şekilde” çiziliyor. Parayı, bilgiyi ve hikmeti aynı anda elde edebilen, beslendikleri kaynaklar bu üçünün de edinilmesine hizmet veren o kadar az insan var ki, özellikle günümüzde. “İster kartezyen, bölen / parçalayan eğitim anlayışı deyin, ister vahşi kapitalizm deyin, ister küreselleşme” deyin, sonuç aynı kapıya çıkıyor;

– Bilgi (çoğunlukla) para kazanmaya ve hikmet ehli olmaya yetmiyor, para kazanmak için (çoğunlukla) bilgiden başka yetenekler (!!) gerekiyor ve insana yaradılış amacını ve insanlığını kazandıran hikmet ise kimsenin zaten umurunda değil, anlamı dahi bilinmiyor.

Bu ayrımın farkında olmanın özellikle geleceğini çizmek isteyen gençlerimiz için önemli olduğunu düşünüyorum. Şunu bilmeliler; üniversite bitirmenin amacı sadece para kazanmak ise büyük hayal kırıklığı yaşayacaklar ve mutsuz olacaklar, sonraki masterlar, doktoralar da cabası.

Mutluluk bilgi ve hikmette…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

3 Ekim 2019 – Perşembe, 14:54

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 46… Daire’ ye Dair – Dücane Cündioğlu / Önsöz

Bu Jurnal’ imde beni çok etkileyen olağanüstü bir “önsöz” ü, noktasına virgülüne dokunmadan aşağıya alıyorum. Çoğu zaman “döner dolaşır bu önsöze sığınırım”, sizle de paylaşmak istedim;

DAİRE YE DAİR
Dücane Cundioğlu
1. Basım: Kasım 2007, Etkileşim Yayınları
2. Basım: Ağustos 2010, Kapı Yayınları

“””Önsöz :

Müridin biri, gün gelmiş, intisab ettiği şeyhin, gerçekten de hak bir şeyh olup olmadığından kuşkuya düşmüş. Uzun bir müddet tereddütler geçirdikten sonra, istihareye yatıp şeyhinin hak olup olmadığını -düşünde vâki olacak bir işaret aracılığıyla- anlamak istemiş.

Hemen o gece istihareye yatmış. Rüyasında bir de ne görsün, şeyh efendi, cehennemin ortasında, alevler içinde, hem de cayır cayır yanmakta. “Eyvah!” diye inlemiş; “güya bu şeyh bana cennete gidecek yolu gösterecek idi; göstermek ne kelime bizatihi götürecek idi. Oysa kendisi ateşler içerisinde yanıyor.” Uzun uzun düşündükten sonra, en nihayet, “kendisine yararı olmayanın bana da yararı olmaz” deyip şeyhin yanına gitmeye ve kendisinden izin isteyip dergâhtan ayrılmaya karar vermiş.

Ertesi gün mahzun bir hâlde tekkeye gitmiş. Şeyh efendiyi avluda yalnız başına gezinirken görmüş. Yanına yaklaşınca, şeyh efendi, bakmış, müridin yüzünden düşen bin parça. Tabii hemen anlayıvermiş neler olduğunu. Tebessüm edip “Ne o?” demiş, “yoksa sen de mi o rüyayı gördün?” Mürid, mahçup mahçup, ‘evet’ mânâsında başını sallayınca, şeyh efendi şöyle buyurmuş: “Evlâdım! Ben de yıllardır düşlerimde kendimi o hâlde görüyorum. Lâkin, bugüne değin yaptıklarımı yapmaya devam etmekten gayrı yapabileceğim hiçbir şey yok!”

Hakikatin bilgisi peşinde geçirdiğim koca bir ömrün ardından geriye dönüp baktığımda, ne zaman ye’se düşecek gibi olsam, bu menkıbede sözü geçen şeyh efendinin dediğiyle temessül etmekten gayrı çıkar bir yol bulamadım kendime. Her yol ayrımında, önümdeki en makul seçenek, hep bana, yaptığımı yapmaya devam etmek olarak göründü: aramak. Evet, sadece aramak. Her hâlukârda, hem de ne pahasına olursa olsun aramaya devam etmek.

Aramak, aradığımı bulmak anlamına gelmedi hiç. Gün oldu, ne aradığımdan emin olamadım. Gün oldu, doğru yerde arayıp aramadığımdan kuşkuya düştüm. Gün oldu, bulduğumun, bulduklarımın gerçekten de aradığım şey olup olmadığına bir türlü karar veremedim.

Yakîn sahibi olmaya çalıştıkça, yakîn’ in yakınına geldikçe, yakînim olandan uzaklaştım. Yaklaşan ben oldum; uzaklaşansa o! Kimbilir, belki de o yakınlaştığında, ben onun yanından uzaklaştım da bilemedim.

Hasılı bazen terkettim, bazen terkolundum. Lâkin hep aradım; inadına aramaya devam ettim. Buldukça, bulduğumu zannettikçe, hep daha ilerisine geçmek için yürümeye devam ettim. Aradıkça bulacağımı değil, olacağımı düşünüp müteselli olmaktan geri kalmadım. Ne buldum, ne oldum ve fakat bulmaktan da, olmaktan da vazgeçmedim. Çaresiz, ânı geldi, şu nefîs nefese kulak verdim:

Ey gönül, kendini vezn etmeye kantar ara bul!
Yürü git, kantarına halis olan ayâr ara bul!

Bezm-i elest’ den beridir kulaklanmda çınlayan dost vasiyyetini ciddiye alıp araya araya nice kantar buldum, lâkin bir türlü ayârını bulamadım. Ayâr bulduğumu, ayârını bulduğumu zannettiğimdeyse, civarda tartılacak bir kantar bulamadım.

Nereden bileyim, nefes’in devamı da varmış, ben de çaresiz devamına kulak verdim:

Kapatırlar seni bir hâl-i haraba yalınız;
Ol karanlık geceler kendine bir yâr ara bul!

Ol karanlık gecelerde yâri bulmak için, gitmem değil, gittiğim yerden bir an evvel gelmem gerekiyormuş. Bilemezdim. Nasıl bileyim? Geldiğim son noktanın, gitmek için yola çıktığım ilk nokta olduğunu görünce, aynı daire içre devran etmek yerine özgürlüğü seçtim. Dairemi tamamlar tamamlamaz, dışına çıktım.

Nâmütenahi dairelerden müteşekkil koca bir daire içinde daireler çize çize aramaya devam ettim. “Harabîyim, olsun ne çıkar?” deyû hâl-i haraba yalnız başıma kapatılmış olmaktan gocunacağıma yâr uğruna ağyardan yüz çevirmeyi nimet bildim.

Güya “kimi gülistanda gonca gül olur” imiş; “kimi gonca güle hâr [diken] olur gider” imiş. Bense, ne gonca gül oldum, ne de gonca güle hâr; hâmuşanda bülbüllere yalınız bir hâdim olmayı seçtim.

Öyle bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin
Bülbül hâmuş, havz tehî, gülsitan harab

deyû oldum ama olduğumdan memnun kalmadım; buldum ama bulduğumu kâfi görmedim. Zamanı gelip ölünce, bildim ki aramak, araya araya daireler çizmek imiş asıl kemâl. Ben de çaresiz arayanlar arasında saklanmak suretiyle “olup – olmamayı”, “bulup – bulmamayı” bir diğerine müsavi addettim.”””

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

7 Ağustos 2019 – Çarşamba, 16:29

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 45… ÇEPERDEN SIZANLAR – 23

İnsanımız göç ediyor ;

Noktasına virgülüne dokunmadan alıyorum aşağıya; Ekonomist, 26 Mayıs – 1 Haziran 2019, Talat Yeşiloğlu :

“”Yakın zamanda açıklanan istatistikler gösteriyor ki geçen yıl yaklaşık 240 bin insanımız maalesef başka ülkelere göç etti…

Kaybettiğimiz insan kaynağının değerini özel sektör, şirketler fark etti mi? Yetenekleri, nitelikli insanları kaybetmemek için ne yaptı?… Milyarlarca liralık yeniden yapılanma isteyen, “konkordato” silahını bankalara göstermekten çekinmeyen şirketler neden bu duruma düştüklerinin öz eleştirisini sesli olarak yaptı mı? Hiç zannetmiyorum. Geçmişte kendilerine yapılan satınalma tekliflerini elinin tersiyle itenler bu tabloda hiç mi sorumluluk taşımıyor?“”

Yıllardır bu soruların cevaplarını bulmak, yol haritalarını oluşturmak için çaba harcayan biri olarak ben de sormak istiyorum;

İş dünyamızda, sosyal hayatımızda, siyasetimizde çoktandır kaybetmiş olduğumuz, belki de zaten hiç sahip olamadığımız, samimiyeti, kendimizi sorgulama yeteneğini, kendimizle ve gerçeklerimizle yüzleşme cesaretini ne zaman (tekrar?) bulacağız? Son yeteneğimizi kaybettiğimizde, son banka hesabımız kapandığında, son karlı şirketimiz haraç mezat satıldığında mı? Hani demiş ya Kızılderili ataruhu; beyaz adam paranın bir gün “yenilemeyecek” bir şey olduğunu anlayacak ..!


Stres yönetimi ;

Bir yönetim danışmanlığı projesi olarak kariyerimin yakın zamanlarında bir eğitim grubunun CEO’ luğu üstlenmiştim. Çok yoğun geçen bu zaman diliminde hem eğitim sistemimizi, hem çalışma hayatımızı hem de “birey yetiştirme süreçlerimizi” derinden etkileyen birkaç önemli hususu farketmiş ve “keşke Milli Eğitim müfredatımızda yabancı dil kadar, biyoloji kadar, tarih kadar yer alsalar” demiştim. Aklıma gelen birincisi ve en önemlisi;

– Neden k12 dediğimiz lise bitimine kadar olan dönemde “stres yönetimi” dersimiz yok mesela? Halbuki stres yönetimi öğrenilebilecek, öğrenilmesi gereken çok önemli bir kazanım, sadece okul hayatımız için değil, asıl sonrası için. 17-18 yaşlarındaki gençlerimiz “stres altında paramparçalar” ve bunun üstesinden gelmeleri için gereken donanım, hayrettir ki, en çok ihtiyaç hissettikleri dönemde kendilerine verilmiyor.

Zamanında bu donanımı kazanamamış genç çalışanlara ise biz iş hayatında stresle başa çıkmanın mucizevi yollarını öğretmeye çalışıyoruz. Çok geç..! Tamam, ekonomimiz, siyasi hayatımız, iş dünyamız birer “stres kuluçkası”, iyi de bu gerçeği kabullenip, “stres yönetimini” bir bilim kabul ederek gençlerimizi daha okul sıralarında buna hazırlamak zorunda değil miyiz?

Ben bizzat yaşadım, çok yüksek bir maliyete katlanıyoruz bu yüzden, maalesef.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

2 Ağustos 2019 – Cuma, 21:16

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 44… ÇEPERDEN SIZANLAR – 22

Siyasetin Yapılanması ;

Türkiye’ nin en “büyük” ve en “gözardı edilen” meselesi “siyasetin yapılanmasıdır” ve bu ülkede en temel problemlerin de ana sebebidir. Çözüm paketleri olarak her seçim döneminde önümüze uzatılan “mucizevi” tarım, eğitim, yüksek teknoloji vs.. “oyun alanları” bu en temel sorun çözülmeden hiçbir çare üretemez. Yıllardır bu durum bütün vehameti ile bilindiği halde heyhat ki hiçbir “siyasi otorite” ister iktidar olsun ister muhalefet, bu ağır ve hayati mesele ile ilgili herhangi bir çözüm önerisi masaya yatırmamıştır / yatıramamıştır.

Siyasetin bugün ulaştığı yapı hangi ideolojik görüşten olursa olsun yetkin, ehil, donanımlı, bilgili kadroları ülke yönetiminden fersah fersah uzakta tutmaktadır. “Ehline verilmeyen emanet” ehil olmayan ellerde birer soygun, yetersizlik, iltimas aracı haline gelmiştir ve ülke bu “vahim” siyasi yapılanmadan büyük zarar görmektedir.

Zamanını düğünlerde, derneklerde, parti teşkilatlarında, siyasi liderinin peşinde geçirme lüksü olmayan, bu zamanı kendisini geliştirmek için kullanan şahıslar tamamen siyasetin uzağında bırakılmakta ve siyaset son derece yetersiz muhterislerin “yönetme” iddiası ile arz-ı endam ettikleri bir “yalanlar / iddialar” deryasına dönmektedir.

“Siyasi görüş bağımsız” kim çözerse bu sorunu ülkeye en büyük hizmeti o yapacaktır.


Devlet Destekli Alacak Sigortası ;

1 Ocak 2019′ da fiili olarak başlayan, şirket hissedar ve yöneticileri için adeta “rüya” gibi bir gelişme olan bu uygulamanın, özellikle KOBİ’ lerimiz ne kadar farkında?

Adeta sessiz sedasız devreye girdi, büyük sigorta şirketleri ve kısıtlı sayıda KOBİ’ nin dışında ses getirmediğini görüyor ve çok şaşırıyorum çünkü KOBİ’ lerin ölümcül problemi olan “tahsilat ve nakit akış sorunları” için çok ciddi bir çözüm aracı.

“Alacak sigortası firmaların yapmış olduğu, herhangi bir teminata bağlanmamış vadeli satışlardan doğan borcun ödenmeme riskini güvence altına alan bir sigorta ürünü. Kamu otoritesi tarafından havuz sistemiyle oluşturulan bu ürün yurtiçi toplam cirosu 25 milyon TL olan işletmeler için geçerli… DDAS ile… alıcının iflas, konkordato, tasfiye vb. hukuki durumlarda temerrüde düşmesini teminat altına alıyoruz” – Güneş Sigorta Genel Müdürü Atilla Benli – Para Dergisi , 28 Nisan – 4 Mayıs, Sayfa 67.

Yasa 125 milyon TL yurtiçi satış cirosuna kadar izin veriyor ama ilk uygulama 25 milyona kadar, umarım yakında 125 milyon TL ciro rakamı da kapsam içine alınmış olur.

KOBİ’ lerin müşterilerinin risk analizlerinin yapılmasına da imkan sağlayan bu uygulama ile KOBİ’ lerin bilanço yapısı da iyileşiyor.

Çok mu sessiziz, ben mi yanılıyorum?

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

3 Temmuz 2019 – Çarşamba, 16:38

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 43… ÇEPERDEN SIZANLAR – 21

Kriz “oluşmadan önce” yönetilir ;

Tabii ki;

– Varlık sebebiniz bizatihi “kriz üretmek” değilse,

– Her krizi kendinizi “vazgeçilmez” göstermek için kullanmıyorsanız,

– Problemlerin oluşumunu seyredip sonra da “bakın bunları ben çözdüm, ben olmasaydım hayatta çözülemezlerdi” priminin peşinde koşan uyanıklardan değilseniz,

– Her krizi bir “one-man-show” fırsatı olarak görmüyor ve bundan “nemalanmıyorsanız”,

– Bulunduğunuz yapıya (şirket, dernek, oda, siyasi parti, sanat müziği korosu… vs… ne olursa olsun) uzun vadeli “azami fayda ve katma değer üretmek” istiyorsanız,

“Kul hakkı yememek”, “helal para kazanmak”, “rahmetle anılmak” gibi manevi, ahlaki, uhrevi amaç ve endişeleriniz varsa,

“Keser döner, sap döner” diyebiliyor, “bumerangın” bir gün tam ense kökünüze inebileceğinden korkuyorsanız,

– Başkalarının felaket ve mağduriyetinden sadist bir zevk alamayacak kadar “insansanız”

Fitne, fesat, haksız kazanç vb… “toplum / topluluk düşmanı” bir çabanın içinde olmaz, suni “krizleri” buna alet etmez, “sulh ve selametin” peşinde olursunuz.

İnsan topluluklarının en önemli “sürdürülebilirlik aracı” da budur.


Hormonlu büyüme ;

Steroid kullanımı kasları çok kısa sürede gereksizce şişirirken eklemler ve tendonlar bu oranda güçlenemezler. Sonuç kaçınılmaz olarak işlevini yitiren bir “kemik ve iskelet sistemidir”. Sizi dışardan görenler kaslarınıza hayranlıkla bakarken nasıl bir ızdırap çektiğinizi, uçuruma koşar ayak gittiğinizi çoğu zaman farketmezler, iflas eden böbrek, karaciğer ve diğer hayati organlar da cabası.

Maalesef şirketlerimiz de son yıllarda “hormonla / dopingle” büyüdü, büyürken de en önemli fonksiyon ve birimleri ihmal ettiler. Yaşamsal önemi olan mali işler, raporlama, satınalma, IT, İK, stratejik planlama gibi yönetim birimleri ya bizatihi “patronlar ve aileleri” tarafından yönetildi ya da tamamıyla “öksüz” bırakıldı. “Yapılara basılan streoidlerin” uzun vadeli etkileri gözardı edildi, suni olarak şişen kasları (artan ciro, alınan yeni işler, girilen yeni sektörler) dengeleyecek eklem ve tendonlara (ehil orta-üst düzey yöneticiler, ERP çözümleri, dijitalleşme vs) önem verilmedi, bunlar birer “yatırım” olarak değil “masraf merkezi” olarak görüldü.

Şimdi denizin bittiği noktadayız; “krizin tam göbeğindeki” yöneticiler krizden çıkış yollarını kendi başlarına bulamazlar çünkü günlük gaile içinde “felç” olmuşlardır.

Çözüm; ehil yöneticiye / danışmanlara / akıllı iş çözümlerine yatırımdır.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

10 Haziran 2019 – Pazartesi, 12:19

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 42… ÇEPERDEN SIZANLAR – 20

Motivasyon Duvarı ;

Doğru olanı yapmaya devam etme çabası genellikle bir “motivasyon duvarı” ile karşılaşıyor hayatın her alanında. “Doğru olan” sürekli bir çaba gerektiriyor çünkü, paçalarımızdan tutup bizi aşağı çekmeye çalışanların sayısı fazla oluyor, emek, sağlık, para, mücadele, meydan okuma gerektiriyor çoğu zaman. İş dünyası da dahil olmak üzere hayatın her cephesi tabi bu “meydan okumaya”. Benim için “motivasyon gücü” ise;

– Ne kadar zor olursa olsun herhangi bir şeyi yaptığınızda / bitirdiğinizde hissedeceğiniz “asla pişman olmama, hayal kırıklığına uğramama duygusu / düşüncesi”.

Yabancı dil öğrenmek,

Spor yapmak,

Zor bir projeyi yürütmek, vs…

Herhangi bir aşamada bir motivasyon sorunun yaşanmaması mümkün değil ve tek çare “biziz” genellikle, kendi kendimizle “yüzyüzeyiz” ve devam etme gücünü “sadece biz verebiliriz” kendimize.

İlgilenenler bilirler; ayaklarınız ne kadar geriye giderse gitsin, ne kadar zor gelirse gelsin, bitirilmiş bir “fitness / ağırlık çalışmasından” sonra hissedilen tek şey “mutluluktur”, hiç kimse ne kadar yorulursa yorulsun bir “pişmanlık” yaşamaz.

Çoğu zaman sadece bittiğinde kesin olarak hissedeceğiniz başarı / zafer / mutluluk hissi yeterli bir motivatördür herhangi bir ağır çaba için. Mesele kendini bittiği ana ışınlayabilmek. Ha gayret..!


“Bana Ne Öğretmeye Çalışıyorlar ?” ;

“Sizin göreviniz; yaşamınıza giren insanların size “ne öğretmeye çalıştıklarını” çözmektir. Eğer bunu becerebilirseniz, diğer insanların yaptıkları ile kusurları sizi daha az kızdıracak, daha az rahatsız edecektir. Hayata bu mantıkla bakmayı bir alışkanlık haline getirmek mümkündür ve bunu başardığınızda da çok memnun kalacaksınız. Genelde karşınıza çıkan kişinin size ne öğretmeye çalıştığını anladığınızda sakinleşmeniz çok daha kolay olacaktır…

Bunun ne kadar eğlenceli ve kolay olduğuna şaşırabilirsiniz. Tek yapmanız gereken olayları “Neden bana bunu yapıyorlar?” yerine “Bana ne öğretmeye çalışıyorlar?” şeklinde görmektir…”

Huzurlu Olmak İstiyorsanız Ufak Şeyleri Dert Etmeyin Hepsi De Ufak Şeylerdir – Dr. Richard Carlson – İstanbul 2017 – Beta Basım Yayın – Sayfa 35

Baktığınız “merceği” değiştirebilirseniz dünyanızı değiştirirsiniz. Yukarıdaki pasaj son yıllarda okuduklarım arasında beni en çok etkileyenlerdendir ve hayatınızı, ilişkilerinizi, ruh sağlığınızı, işe ve insanlara, başarıya ve başarısızlığa bakışınızı tamamıyla değiştirebilir. En azından denemek gerek, değil mi?

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

2 Mayıs 2019 – Perşembe, 12:45

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

YAPILANDIRMA FURYASI “YENİDEN YAPILANMADAN” YÜRÜMEZ..!

Özellikle Ağustos 2018′ den bu yana devam eden bir “yapılandırma furyamız” var artan kurlara ve faiz oranlarına eşlik eden. Başladığından bu yana ağırlıkla kur arttıkça artan azaldıkça azalan bir “konkordato” dalgası da görüyoruz, bu dalgaya kapılanların çoğu da maalesef iflas ediyor ve ticari hayata da bir daha dönemiyorlar. Uluslararası gelişmeler, kur hareketleri, seçimler, yükselen enflasyon, artan hammade, ilk ve yarı mamul maliyetleri, yükselen işsizlik oranları derken yine depresif bir ruh haline büründük ülkece ve maalesef 2019 da kayıp bir yıl gibi görünüyor önümüzde. Umutlar yine 2020 ve sonrasına kaldı.

Son derece büyük, anlı şanlı holdinglerimizi dahi etkisi atına alan bu yapılandırma furyasını takip ederken yine pek çok kavramın içinin boşaltıldığını, altının oyulduğunu, anlam kayması yaşadığını ve asıl amaçtan sapıldığını gözlemliyorum, bu makalemde ağırlıklı olarak bu sapmaları ve olağan sonuçlarını analiz etmeye çalışacağım.

En önemli sıkıntı bizatihi “yapılandırmaya vakfettiğimiz anlamla” ilintili; “yapılandırma borç erteleme değildir” ve sadece bilançodaki borç yükünü geleceğe taşımak, biraz rahatlamak olarak değerlendiriliyorsa bilinmelidir ki bu yolun sonu çıkmaz sokaktır. Çünkü %10 – %15 faiz yükünü dahi taşıyamayan kurumların; kendilerini, iş yapış tarzlarını, kadrolarını, kurgularını ve yönetim felsefelerini değiştirmeden, yükselen mevduat faizleri gerekçe gösterilerek önlerine bankalar tarafından konulan %40 – %45 faiz yükünü kaldırmaları mümkün değildir. Bu yaklaşım sadece “kaçınılmaz sonu erteleme çabasıdır”, “beyin ölümü gerçekleşmiş” hastayı suni solunum ve yaşam destek üniteleri ile hayatta tutma girişimidir.

Makalenin başlığı bu anlamda çok şey ifade etmektedir; yeniden yapılanmadan yani kendimize dönüp bakmadan, giderlerimizi, gelirlerimizi, karlılığımızı, borç servisi yapabilme gücümüzü mercek altına yatırmadan, sağlıklı ve sürdürülebilir bir organizasyonel ve finansal yapı kurmanın yollarını bulmadan finans kurumlarının kapısını çalmak şirketlerimize de ülke ekonomisine de bir fayda sağlamayacaktır. Zaten kıt olan, son dönemlerdeki yanlış ekonomik kararların etkisi ile de iyice daralan kaynaklarımız son derece beyhude çabalarla iyice heba edilecektir. Zaten amacına uygun olarak kullanılmayan “konkordato” müessesesi sihirli bir değnek değildir ve bu müesseseyi bugünkü formatında kullanan işletmelerin de ticari hayatlarına geri dönmeleri son derece küçük bir olasılıktır.

Pek çok makalemde tekrarladığım ve “yönetim danışmanlığı faaliyetlerimin” temel söylemi olan ifademi buraya tekrar almak isterim; “mali performansı düşük kurgu ve kadro anlamsız, kurgusu yanlış bir kadro israf, kadrosu yetersiz bir kurgu ise fantezidir”. Bu nedenle tüm “yapılandırma” projeleri “mali performans, kadro ve kurgu” üzerinde derinlikle çalışmış “yeniden yapılanma” çabaları gerektirmektedir ve “doğru ve etkin bir yeniden yapılanma” başarılmadıkça yani “yapısal problemler” çözülmedikçe “yapılandırma” hiçbir anlam ifade etmeyecektir.

“Yapılandırmanın” anlam ve içeriğine yönelik bu saptamalarımdan sonra “işleyiş ve mekaniği” ile ilgili aşağıdaki hususları sizlerle paylaşmak isterim;

1. Kurumların, hissedarların ve profesyonellerin “müzakere ve iletişim yetenekleri” çok önem kazanıyor. Her zamanki gibi “danışmanları etkili bir şekilde kullanabilmek” çok hayati. Yapıların kendilerini hakkıyla temsil ve ilzam edecek, iletişim yeteneği güçlü şahısları masaya oturtmalarında tüm tarafların ali menfaatleri adına büyük fayda var. Sadece müzakere süreçlerinde yetersiz kaldığı için aslında kurtulabilecek durumda iken ticari hayatını sonlandırmak zorunda kalacak çok firma olacaktır. Burada patronlarımıza kendilerinin de çok iyi bildikleri bir gerçeği tekrar hatırlatmak istiyorum; bankalarımız çok ciddi denetim altındalar, karar mekanizmaları yavaş çalışır ve doğaları gereği sınırsız olmayan kaynaklarını “kullandırmak” değil, “kullandırmamak” temayülündedirler, dolayısı ile onları ikna etmek hakikaten güçtür. Onların dllerini, jargonunu, mentalitesini, hassasiyetlerini iyi bilen profesyonel ve danışmanları çıkartın karşılarına, sazı sürekli kendiniz çalmaya çalışmayın, kendinizi boş yere yıpratmış olursunuz.

2. Bir “yapılandırma” sürecinde çok sayıda taraf vardır ve hepsi de benzer öneme sahiptirler. Şirket hissedarları, alacaklı finans kurumları, alacaklı satıcı ve tedarikçiler, müşteriler, çalışanlar ve kamu otoritesi. En büyük alacaklıdan başlamak çok doğaldır ama tüm taraflarlarla açık, net ve doğru bir iletişime önem verilmeli, “kazan-kazan” ilkesi samimi ve gerçekçi bir şekilde tüm taraflarca paylaşılmalıdır. Bu ilke doğrultusunda kurumlar tüm taraflarla ilişkisini yürütmeli ama bu “kriz yönetimi” esnasında “operasyon” asla başıboş bırakılmamalıdır. Şu ana kadar saydıklarımızı yönetmek sıkı ve adanmış profesyoneller, zaman, enerji ve umut gerektirir. Şirket patronlarımız bunu “dar / daraltılmış kaynaklar” ile yapamayacaklarını bilmeli, çalışanların / danışmanların maaş, ücret, prim vb tüm alacaklarını zamanında ödemeli, gerekiyorsa bunun için kendi şahsi kaynaklarını devreye sokmalıdırlar.

3. Tüm alacaklılar bir “güven arayışı” içinde olacaklardır. Şirketin yapılandırma planı sonunda borç ve ödeme servisi yapabilecek duruma gelebileceğinin net işaretlerini görmek isteyeceklerdir. Dolayısı ile bir yapılandırma planı sadece nakit akış, karlılık vs projeksiyonları kapsamaz, beraberinde “senaryo analizlerinin” de olması gerekir. Hangi ürünler? Hedef pazar payı? Tedarik ve üretim zinciri? Yeterli ve kalifiye personel? Özsermaye? Hukuki yükümlülükler? Her soru işareti bir “konsantrasyon” maddesidir ve herbirine cevap verilebilmeli dolayısı ile “ev ödevi” doğru yapılmalıdır. Bence bugüne gelirken nelerin yanlış yapıldığının itirafı ve bunlar için alınacak “önleyici / düzeltici” önlemler bu yapılandırma ön çalışmalarının en önemli parçalarındandır. Einstein’ in meşhur ifadesi ile “hiçbir problem kendisini oluşturan koşullar içinde çözülemeyeceğine” göre, alacaklılar “resme yukarıdan / dışarıdan bakan farklı bir bakış açısını” da görmek isteyeceklerdir.

4. Her ne kadar yapılandırma “tüzel kişiler için, tüzel kişiler adına” yürüyen bir süreç olsa da “hissedar ve ortakların kişisel ticari ve toplumsal itibarlarını” derinden etkileyeceği unutulmamalıdır. Bu nedenle yapılandırmanın samimiyetine zarar verebilecek, soru işareti oluşturabilecek yanlış adımlardan aile fertleri de dahil olmak üzere tüm hissedarlar kaçınmalıdırlar. Lüks tüketimin devam etmesi, diğer grup şirketlerinin ticari basirete sığmayacak tasarrufları, ülke dışına kaynak transferi gibi olumsuz algılanacak tüm adımların eninde sonunda ortaya çıkacağı bilinmelidir. Çoğu zaman, özellikle “konkordato ilanı” ciddi bir ticari itibar kaybı getireceğinden piyasada çek veya senetle iş yapılamayacaktır. Ancak nakit para iş görecek, bu da sürdürülebilir olmaktan hızla çıkacaktır. Bu itibar erozyonu çoğu zaman hissedarlar için ömür boyu sürecek bir kan kaybı getirebilir, konunun önemine binaen gerekli adımlar birinci günden itibaren doğru bir şekilde atılmalıdır. Yapılandırma kararını takiben varlık satışı gerekliyse yapılmalı, özsermaye desteği gerekiyorsa sağlanmalı, alacak temliki gibi hususlarda amiyane tabirle çamura yatılmamalıdır.

5. Son yazacağım “zamanlama” ile ilgili. Yükümlülüklerinizi zamanında yerine getirip getiremeyeceğinizi bilemiyorsanız yani herhangi bir “t anında” nerede olduğunuzu ve nereye gittiğinizi gösterecek bir “raporlama sistematiğiniz, veri tabanınız, alarm mekanizmalarınız” yoksa durum zaten vahim. Yapılandırma çalışmalarında gecikilecek her bir gün çok daha büyük maliyetlerle çıkacaktır karşınıza. Bu nedenle “raporlama ve yorumlama mekanizmalarına yatırım” krizdeyken de, henüz yakalanmamışken de çok önemli. “Anahtar göstergelerin” çok daha sık aralıklarla takibi yapılandırma süreçlerinde nereye doğru gidildiğine dair hayati önem taşımakta. Dolayısı ile “bilgiye / yoruma” çok daha büyük ihtiyaç duyulacak bu süreçlerde, hatırlatmak isterim.

Yeri gelmişken bu konuyla alakalı, ilginizi çekeceğini düşündüğüm ve faydalı olacağına inandığım birkaç makalemi de aşağıya alıyorum, yukarıda yazılanların “mütemmim cüzü” olarak kabul edip, değerlendirebilirsiniz:

“Yeniden yapılanmadan yapılandırmalara gitmek” maalesef son zamanlarda kamu yönetiminde de gördüğümüz bir alışkanlık. Gıda enflasyonunu düşürmek için “tanzim satış modelini” devreye almak yani problemin köküne inmeden pansuman tedavilerle “sorunu yapılandırmak” ne sağladı bize? Fiyatlar birkaç ay içinde eski seviyelerine geri geldi..! Hepimiz takkeyi önümüze alıp “sürekli ve günün gereklerine uygun bir yeniden yapılanmanın” peşinden koşmalıyız, sonuçsuz ve kaynakları israf eden bir “yapılandırmanın” değil..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

17 Nisan 2019 – Çarşamba, 13:54

İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 41… ÇEPERDEN SIZANLAR – 19

Kulaklara Küpeler ;

Forbes Türkiye, Kasım 2018, No : 11, Sayfalar : 40 – 50

Bezos’ dan kulağımıza küpeler :

KÜPE 1 :

“Bezos üç şey arıyor;

1. Orjinallik : “Farklılaştırılmış bir fikre sahip olmamız lazım”

2. Ölçek : “Enerjimizi işe yarasa bile küçük kalacak şeylere harcayamayız”

3. Yatırım getirisi : “Ölçek büyük olduğunda bile iyi getiri sağlamalı””

KÜPE 2 :

“Yukarıdaki şartları karşılayan fikirler iki modelden çıkıyor;

1. Geriye doğru müşteri ihtiyaçlarına bakarak – “neyi talep ettiklerini biliyoruz, buna göre ürün geliştirelim”

2. Gözünü ileriye dikerek – “değerli bir şeyler yapalım ve buna müşteri bulalım”

Amazon’ un canavarlığı 2. den kaynaklanıyor.”

KÜPE 3 :

“Nadiren bugüne çekiliyorum. Böylece 2-3 yıl sonrası için çalışabiliyorum, liderlik ekibimin çoğu da aynı işleyişe sahip”

KÜPE 4 :

“Yeni fikirler geliştiriyorum. Buraya tek bir fikirle otururuz ve bu tahtayı 1 saat içinde 100 fikirle doldurabilirim”

Bu dört “küpe” okuduğum onlarca iş kitabından çok daha önemli ve verimli oldu benim için, bir tür özet “anayasa”. Yüzlerce sayfa birkaç satırlık “usare” için okunuyor çoğu zaman, değil mi?

Umarım sizde de aynı etkiyi oluşturur.


Tevazu ;

Tevazu, tevazu, tevazu… Şahıslar için vazgeçilmez olduğu kesin, benim asıl derdim “kurumsal tevazu”.!

Türk iş dünyasında önemli bir kesim var ki altını hiç ama hiç dolduramadıkları halde birer “kibir timsali” olarak dolaşıyorlar ortada. Herşeyi onlar biliyor, en iyi yönetim gurularına taş çıkarırlar, Drucker satış – pazarlamada onların çömezi dahi olamaz, finansın alasını bilirler… ve bunların “yönetim gücüne” sahip oldukları şirketler bir şey “öğrenmezler / öğrenemezler”, kapalıdır çünkü öğrenme uçları, böyle bir “ihtiyaçları” da zaten yoktur. “Ortaklık” kuramazlar, kursalar da yürütemezler, yapsalar da sürdüremezler çünkü ortakları dolandırıcıdır, işi bilmiyordur ya da sırtlarını onlara dayamışlardır.!

Bu zihniyetdekiler bakmazlar dünyadaki devasa “öğrenen” ve “alçak gönüllü” yapılara, örneklere. Yüzlerce milyar dolarla oynayan bu şirketleri “benchmark” alabilecek bir donanımları, daha da önemlisi “karakterleri” yoktur da onun için. Bu zihniyet tasfiye olmalıdır, evet Türk iş dünyasının, tüm kurumlarımızın, yapılarımızın bekası uğruna biran önce “tasfiye olmalı” ve yerlerini “doğru” örneklere bırakmalıdırlar, ancak böyle yakalayabiliriz çocuklarımızın “sağlıklı” ve “sürdürülebilir” geleceğini.

Bugünkü gibi “kriz zamanları” açıkça gösteriyor bize “kantarı” ve “topuzu”.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

8 Nisan 2019 – Pazartesi, 12:43

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın