JURNAL 55… ÇEPERDEN SIZANLAR – 31

Yeni Normal ;

“Artık eski “normalimize” dönme fikrini unutmalıyız çünkü eski “normalimiz” bugün yaşadığımız sıkıntıların “ana kaynağı”.!”

Bugün okuduğum bir mesaj yukarıdaki cümlemin temel çıkış noktası oldu çünkü kişisel, toplumsal ve küresel yeni bir “normal arayışımızın kaçınılmazlığını” çok net ifade ediyordu.

Covid19 krizi de elbette bir gün bitecek, bunun olabildiğince çabuk ve az kayıpla olmasını temenni ediyoruz. Bu kadar büyük çapta bir pandeminin tüm dünyaya öğretmesi gerekenler var değil mi? Peki kişisel ve kurumsal olarak ne kadar hazırız öğrenmeye ve daha doğru, daha ideal, daha insani yeni “normalimizi” oluşturmaya?

– Daha az karlı ama daha çok istihdam sağlayan şirketlere?

– Daha az ama daha sürdürülebilir üretime?

– Maliyeti daha yüksek ama daha sağlıklı, daha insani çalışma koşullarına?

– Daha az ama daha verimli çalışma sürelerine?

– Daha az pazarlama, daha fazla eğitim bütçelerine?

– Daha az kayıt dışına ama daha fazla kayıt altına alınmış, geleceği sigortalanmış işgücüne?

– Daha az dış dünyaya, daha çok kendi içimize, beynimize, ruhumuza, gönlümüze?

– Daha az tüketmeye, daha çok paylaşmaya?

– Daha az eşyaya, daha çok kitaba, şiire, dostlara, büyüklere, geleneklere?

– Daha az maddi kazanca, daha çok insan olmaya ve insan kalmaya?

Krizi fırsata çevirelim..!


Tek Başına Ne Yapabilirim Ki? ;

Bugün artık “bundan sonrasını nasıl daha iyi yapabilirim?” i düşünme zamanı. Daha “iyi ve kesintisiz” düşünebilmek için gerekli zaman ve enerjiye (mecburen) sahip olduğumuz bu günlerde geleceğimizi nasıl kuracağımız konusu ajandamızın birinci maddesi olmalı, bugünlerin en güzel getirisi bu imkan işte..!

Herbirimiz insanlığın geleceğinin daha iyi olması için düşünmek ve karınca kararınca temele bir taş döşemek zorundayız, emin olun bunu bizler yapmazsak başka birileri yapacaktır, tabiat boşluk affetmez ama yaşayacağımız herşeyin sorumlusu da yine bizleriz. Hepimizi atalete sürükleyen, pasifize eden en kusurlu düşünce tarzı “tek başıma ben ne yapabilirim ki?”. Oysa önemli olan bir “kritik yoğunluk”, temele döşediğimiz her taşın yanına konan başka bir tanesi “etki alanımızı” geometrik olarak arttıracaktır.

“Yeni normalimizin” temel sorusu teknik bir soru değildir, manevi ve varoluşsal bir sorudur; “nasıl daha iyi bir insan olabilirim?”. Bu soru cevabını bulmadıkça yeni normale gidecek tüm diğer sorular anlamsızdır. Ancak bu soruya bizleri tatmin edecek bir cevap verebilirsek aşağıdaki sorular anlamlı olabilir;

– Daha verimli?

– Daha sağlıklı büyüyen?

– Daha sürdürülebilir? (Finansal ve çevresel)

– Daha sosyal sorumluluk sahibi?

– Daha insan odaklı?

– Daha fazla değer üreten?

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

17 Haziran 2020 – Çarşamba, 13:34

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 54… ÇEPERDEN SIZANLAR – 30

“Kriz Yönetiminin” en karanlık safhası ;

Şu anda pekçok şirketimiz “Kriz Yönetiminin” en karanlık safhasını yaşıyorlar. Krizin tam göbeğinde tamamen belirsizliklerle örülü bir ortamda tsunamilerin arasında hayatta kalmaya çalışıyorlar. “Koronavirus” tabii ki çok özel, çok öngörülemez ama bu dehşetli krizin gölgesinde “kriz yönetimi” ile ilgili birkaç hatırlatma :

1. “Bize birşey olmaz” demeyelim,

2. Hemen işten çıkarmaya, hemen tedarikçilerimizi küstürmeye başlamayalım,

3. “Bir yerlerde fırsatlar var” deyip ana iş alanımızın dışında avlanmayalım (iki anlamı ile de),

4. Bir “acil eylem planımız” vardır, değil mi?! Varsa ne mutlu, ona sahip çıkalım, yoksa; maalesef geç kaldık, hayatta kalırsak bu kriz sonrasında hemen oluşturalım,

5. Bizi rakiplerimizden farklılaştıran hizmetlerimizi (maliyetleri yüksek olsa da) kesmeyelim,

6. “Kazan – kazan” ilkesi hiçbir zaman bu dönemler kadar gerekli değildir, “yardımlaşalım”, her anlamda, tüm kesimlerle,

7. Ana faaliyet alanımızın zora düşmüş değerli şirketlerini ortaklıklar veya satınalmalarla ekosisteme geri kazandıralım,

8. Unutmayalım; krizler bitmez sadece birbirini takip eder,

9. Kriz bittiğinde inşallah, “gaza” yavaş basalım, “kaynak musluklarını” sonuna kadar açmayalım,

10. Muhakkak “yeni yönetim yaklaşım ve araçları” edinelim,

11. Krizi bir “öğrenme” fırsatı görelim.


En önemli “sosyal sorumluluk projesi” ;

En önemli “sosyal sorumluluk projesi” önümüzde duruyor; “covid-19 önlemlerinin” kaçınılmaz olarak doğuracağı “sosyal maliyetin” hafifletilmesi yolunda devlete yardımcı olmak..!

İşim ve merakım gereği ülkemizde yayınlanan neredeyse tüm ekonomi dergilerini düzenli olarak takip ediyorum. Dergilerimiz sürekli şirketlerimizin sosyal sorumluluk projelerinden, hayırsever patronlarımızın bağışlarından bahsedip duruyor. Takdirle karşılıyor ve haklarını veriyorum, Allah tüm samimi çabalar için sahiplerinden razı olsun. Ama kesenin ağzını sonuna kadar bugün açmaları gerek, devlete yardımları bugün azamiye çıkarmaları gerek, kardan bugün feragat etmeleri, herşeyi devletten beklememek gerektiğini bugün ispat etmeleri gerek. İşçiyi izne bugün ücretli olarak çıkarmaları, ürün fiyatlarını bugün sabit tutmaları, maskeyi, respiratörü, ventilatörü bugün üretmeleri, başta sağlık kurumları olmak üzere tüm ihtiyaç sahiplerine bugün hibe etmeleri gerek. Gün bugündür, dayanışma bugün gereklidir.

Kamu vicdanı “bugün” kimin hangi tavrı gösterdiğini, bugün kimin samimi olduğunu, kimin -mış gibi yaptığını, kimin karaborsacılıkla servetine servet katmaya çalıştığını, kimin maskesever (!), kimin deterjan içicisi (!) olduğunu unutmayacaktır.

Gün “bugündür”, herkes “yapabildiği” kadarı ile vardır, anlamlıdır.!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

7 Mayıs 2020 – Perşembe, 17:41

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 53… ÇEPERDEN SIZANLAR – 29

Sosyal doku neye ihtiyaç duyar? ;

Sosyal doku “gördüğü yanlışı düzeltebilme düşüncesine, iradesine, niyetine, cesaretine sahip insanlara” ihtiyaç duyar. Son günlerde ülkenin konuştuğu Kadir Şeker olayında da bu kardeşimiz şiddet gören bir insanı kurtarmak için insiyatif kullanmış ama sonuç maalesef olumsuz olmuştur.

Felsefi boyutu çok geniş olan bu konuda her fikre saygım var ama benim düşüncem çok net : Yasalar “vicdanla ve akılla” çelişmez, çelişmemelidir. Çelişirse “en büyük zararı iyi niyetli insanların bu niyeti gerektiği zaman, gerektiği şekilde kullanma iradesi görür”. Sonuç yine zayıfın aleyhinedir çünkü kolluk kuvvetinin olmadığı ortamlarda çocukları, kadınları ve yaşlıları koruyacak bir doğal mekanizmadan mahrum kalırız.

Ya iş dünyasına aynalarsak bu durumu? Şirketinizdeki zayıfları adaletsizliğe, hukuksuzluğa, mobbinge karşı koruyun. Bu korumayı üstlerinizin, İK’ nın, politika ve prosedürlerinizin yapmasını beklemeyin. Şirket içi sosyal bilinç ancak bu medeni cesareti gösterenlerin katkısıyla büyür. Politik olma adına ve hele de kurum içi rekabeti sebep göstererek, pozisyonunu kullanarak kabadayılık yapanların (zımnen) cezası kurum içindeki sosyal izolasyon ile verilmeli ve reaksiyon “kurum kültürü” haline getirilmelidir.

Adil ve cesur insanların iyi niyetinin önünü gayriinsani gerekçelerle kesmeyelim.!


Finansal okuryazarlık ;

“Finansal okuryazarlık” son dönemlerin sıcak ve çok yatırım yapılan alanlarından biri. Verilen önemi de son noktasına kadar hakediyor. Peki sonuçlar yeterli mi?

Kariyeri finans temelinde kurulmuş bir profesyonel / danışman olarak tarafsız olmam kolay değil, yine de rahatlıkla “hala yetersiz” diyebilirim hem profesyonel hayatımın hem de yürüttüğüm danışmanlık projelerinin sonucu olarak.

Bence iki temel kademede sıkıntı ağırlıklı olarak halen devam ediyor;

1. Kurucu birinci nesiller
2. Finans dışındaki C seviyeleri

Veliaht / halef olarak değerlendirilebilecek 2. veya 3. nesiller aldıkları eğitimin ve startup / girişimci ortamının uzantısı olarak temel finans fonksiyonları ile daha bir içiçeler ama “limited scope” yani kendi ilgi alanlarına daha yakın olan fon bulma, yatırımcı ilişkileri, risk sermayesi vs.. ile sınırlı olarak. Oysa şirketi sağlıklı tutacak ve sağlıklı büyütecek temel finans fonksiyonlarına onların da uzak olduklarını gözlemliyor ve bu eksiklerini kendi projelerimde (projenin kapsamı ne olursa olsun) kapatmaya çalışıyorum;

Nedir bu eksik kalan alanlar;

1. Temel nosyonlar; gelir vs tahsilat, yatırım vs masraf, nakit akış vs kar/zarar, maddi varlık vs maddi olmayan… gibi,

2. Bilanço – nakit akış – gelir tablosu saçayağı, ayrılmaz üçlüsü

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

10 Nisan 2020 – Cuma, 19:44

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

BÜTÇE : ÖNEMİ, FAYDALARI VE FONKSİYONLARI

Kariyerim “Bütçe – Finansman Departmanı’ nda” başladı benim ve o günden bu yana da meslek hayatımda çok önemli ve müstesna bir yeri oldu “bütçe hazırlama süreçlerinin ve  bütçe karşılaştırmalı faaliyet raporlarının”. Yönetim Danışmanlığı projelerimin de önemli bir kısmında hayati bir fonksiyon icra ediyor bugünlerde, üstüste bu konudaki bilgime başvuran danışan talepleri geliyor. Anlamak nispeten kolay bu talebi; ülke içi ve global rekabetin bu kadar yoğunlaştığı, kar marjlarının bu kadar düştüğü, sağlıklı büyümenin, verimliliğin, karlılığın, finansal sürdürülebilirliğin bu kadar önem kazandığı dönemlerde bütçe çok hayati bir yönetim aracı olarak öne çıkıyor, yapının tüm parametreleri, departmanları ve fonksiyonları için en keskin performans ölçüm aracı haline geliyor. Hayretle farkettim ki bu kadar yoğunlaştığım, bilgi ve tecrübe sahibi olduğum bir alanla ilgili yayınladığım makalem yok, bu yazıyı işte bu geç kalmış ihtiyaca binaen yazıyorum.

Soru – cevap halinde devam edelim isterseniz ;

1. Bütçe hangi temel fonksiyonlara hizmet eder?

 – Planlama

– Organizasyon

– Koordinasyon

– Yürütme

– Kontrol

2. Bütçenin temel özellikleri nelerdir?

a. Bütçe basit bir tahmin veya kehanet değildir, bir plandır, ciddi bir “planlama” süreci olarak görülmeli ve yapının “planlama yeteneklerine” yatırım yapılmalıdır.

b. Gerçekleşen sonuçlar ile önceden yapılmış tahminlerin karşılaştırılıp ölçülmesinde kullanılan bir “performans analiz aracıdır”. Tanımladığınız “kar merkezlerinin” herhangi bir -t- anında performanslarını ölçmek için biçilmiş kaftandır, kar merkeziniz ister şirket, ister departman, ister fonksiyon, isterse bir ürün veya ürün grubu olsun.

c. Yapıların, bölümlerin ve şirket çalışanlarının gerçek başarılarını ölçmek için bir “standarttır”. Ağırlıklı olarak nümeriktir ölçüm kriterleri (KPI’ lar, anahtar performans kriterleri gibi) ama “sözel hedef tanımlamaları” da içerebilirler.

d. Bütçeler periyodik ve genelikle de yıllık olarak hazırlanırlar, ağırlıklı olarak aylık ve kümülatif olarak takip edilirler, üç veya altı ayda bir gözden geçirilirler ve değişen işletme hedeflerine göre revize edilirler. Genel kural böyle olmakla birlikte son yıllarda çok sık revize aralıkları veya üçer aylık gibi kısa dönem bütçeleme çalışmaları da uygulamada görülmektedir.

e. Bütçe uygulandığı alanda kurumun temel politikasını belirler yani bir “strateji – politika” aracıdır.

3. Bütçe hangi alanlarda ne tür kazanımlar sağlar?

A. Yönetim alanında :

 – Ulaşılacak amacı tespit ettirir ve “ayrıntılı bir plan” sunar.

– Çalışanlara yapılacak işleri ve ulaşılacak hedefleri açıklar, her fonksiyonun “yetkililerini ve sorumlularını” belirler.

– Kurumların departmanları ve yöneticileri / çalışanları arasında “koordinasyon” kurar.

– Bütçe – fiili sonuçlar mukayesesi ile olumlu / olumsuz “sapma analizleri” yapılır, çalışanlar “uyarılır veya teşvik edilir”, lider profillerin farkındalığı sağlanır.

– Kurumun dışındaki gelişmelerin ışığında aksiyon planları ve revizeler yapılmasını sağlar, yapıyı “kendi dışındaki gelişmeleri de takip etmeye” yönlendirir.

– Merkezi olmayan çalışmaların “bir merkezden kontrolünü” kolaylaştırır.

– Kayıtların tutulmasını, geçmişe ilişkin verilere değer verilmesini, gerekli ve yeterli ERP ve muhasebe sistemlerinin kurulmasını teşvik eder hatta zorunlu kılar.

– Üretim faktörlerinin ve araçlarının “en ekonomik ve verimli şekilde” kullanılmalarını sağlar.

– Zararın oluşumunu engelleyecek “proaktif bir kontrol ve takip sistemi” oluşturur, tüm yapıyı teyakkuza geçirecek bir “alarm mekanizması” kurar.

B. Satış ve Üretim alanında :

 – Pazardaki “değişim dinamiklerinin”, yeni tüketici talep ve eğilimlerinin takibini, analizini gerekli kılar ve bu hayati disiplinin sürekli geliştirilmesini talep eder. “Yeni iş geliştirmek” için gerekli olan farklı bakış açılarını ve yaklaşımları yapıya kazandırır.

“Satış bütçesine uygun üretim – tedarik – finansman – satış sonrası hizmet – reklam, medya pazarlama zincirini kurar”, takip eder, revize eder ve bu hayati dengeyi kurumun “finansal sürdürülebilirliği” doğrultusunda kullanıma sokar.

– Üretimin, makina – ekipmanın, iş akışının “standartizasyonunu” sağlar.

– Üretim kapasitesini azamide tutacak öngörüleri sürekli devrede tutar, “sabit maliyetleri asgariye indirip verimliliği zirveye taşır”.

C. Mali İşler alanında :

 – Bütçe sürecinin bir parçası olarak hazırlanan “aylık nakit akış tabloları” kurumun “işletme sermayesi ihtiyacının” dönemsel olarak bilinmesini ve aksiyon alınmasını sağlar.

– Nakit / likit kaynakların belirlenmesini, teminini ve korunmasını mümkün kılar.

 – “Sermayenin korunmasını”, en verimli şekilde kullanılmasını planlar, kontrol eder ve hangi dönemlerde kredi kullanılabileceğinin ön verilerini sağlar, “borç servisi haritasını” çıkarır.

4. Bütçe hazırlama süreçlerinin muhtemel mayınlı bölgeleri nelerdir?

a. Çabucak hazırlayıp uygulamaya almaya çalışmak.

b. Yetersiz denetim ve yönetim.

c. Kötü organizasyon.

d. Yeterli bilgiyi sağlayamayacak durumdaki muhasebe ve ERP paketleri, yanlış veya yetersiz istatistiki bilgi.

e. Çok çabuk sonuca ulaşma isteği.

f. Departmanlar arası “olmayan veya hatalı” işbirliği.

g. Kurumun temel yöneticisinin veya yönetim organının desteğinden mahrum olmak, yarı yolda “U dönüşü” yapma isteği, sürece destek vermeyen ve kendi oyun alanlarını kaybetmek istemeyen departman ve yöneticilerin –“mış gibi yapan” tutumları.

h. Bütçe mukayeseli sonuçların “sapma analizlerini” yapmamak, yanlış veya yetersiz yorumlamak, sapma analizlerini doğru adreslerle paylaşmamak.

i. Aşırı detaya ve çok sayıdaki format ayrıntısına girmek, “temel göstergelerden uzaklaşıp detayda boğulmak”.

j. Çok kısa vadeli geleceğe yoğunlaşmak, ormana değil ağaçlara odaklanmak, sadece ülke içi gündemi takip edip global gelişmelere kafa yormamak.

k. Tahminleri revize etmemek, senaryo analizleri yapmamak, esneklik yoksunluğu.

l. Yetersiz pazar araştırması.

m. Satış – üretim – tedarik – finansman bağlantısının kurulmayışı veya karşılıklı kontrollerinin eksikliği.

n. Gelir tablosu – nakit akış – bilanço saçayağının kurulmayışı.

5. Sıkı bütçe (tight budget) gevşek bütçe (large budget) açmazı nedir?

 – “Ulaşılamayacak hedefler” koyarsanız bütçeyi çoğu çalışan ciddiye almaz, çok sayıda adanmış yöneticinin de motorlarını yakmalarına sebep olursunuz ( how the managers burnout themselves?)

 – “Çok gevşek hazırlanmış, çok kolay tutturulabilecek, ulaşılabilecek limitleri zorlamayan bütçelerle” de “motivasyon ve pazar kaybı” yaşarsınız.

 – Bu iki olumsuz yaklaşımın da ortasını tutturmak zorundasınız.

6. Sonuç olarak bütçe ;

 – Kuruma “yön verir”.

– Bütçe yapmayan rakiplerinize karşı “rekabet üstünlüğü” sağlar.

– Yapı ile ülke içi / ülke dışı çevresi arasındaki “ilişkileri analiz eder”, kurumun “amaçlarını, misyonunu, stratejisini ve değer setlerini” belirler.

– Yapıyı “analiz eder”, bu analizin sonuçlarını yöneticileri ile paylaşır, “en verimli kaynak kullanımını” mümkün kılar.

 – “Kurum içi koordinasyonu” sağlar.

 – “Maliyetlerin minimizasyonunu, sermayenin ve verimliliğin maksimizasyonunu” sağlar.

 – “Geleceğe yönelik stratejik kararların alınmasına” imkan verir.

– Her bir operasyonel ve fonksiyonel sorumluluk taşıyan yöneticiye “finansal yönetim becerileri” kazandırır, kurum içi “finansal okuryazarlığı” geliştirir ve sürekli kılar.

 – “Kârı arttırır”.

7. Son söz ;

Bütçe entegre bir işletme fonksiyonudur, sadece mali işlerin raporlama işlevi değildir, şirket sahibinden itibaren bütün katmanların gönüllü ve yeterli katılımını gerektirir ve nihai hedefi sadece işletmeye değil, bütün ekonomiye artı değer kazandırmaktır.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

11 Mart 2020 – Çarşamba, 15:00

İŞ YAZILARIM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 52… ÇEPERDEN SIZANLAR – 28

Bu kuruma ne kattın? ;

“Sizin suyunuza ne kadar gittiklerine” göre değil, “kurumun yararına ne ürettiklerine” göre değerlendirin çalışanları ey patronlar, CEO’ lar, genel müdürler.

Bu ülkenin kurumlarının başına gelen en büyük bela günü kurtarmak uğruna kafa sallayıp herşeyi onaylayan “bay evet” lerdir, buna izin vermeyin.

Duymak istediklerinizi söyleyip bunun altını “sizi mutlu etmek için” dolduranlarla, kurumun ali menfaatleri uğruna duymaktan hoşlanmadıklarınızı telaffuz etme cesaretini gösterip bunun delillerini masanın üstüne dökenleri birbirinden ayırın lütfen, sadece hak ve adalet adına değil, “kendi çıkarlarınız” için de.

Yıllarca “yönetim kurulu koltuklarını işgal edip” de kurumların zaaflarını gidermek adına zerre fikir ve öneri üretmeyen bağımlı – bağımsız üyelerinizi bir sorgulayın, “bu kuruma ne kattın?” diye soruverin bir zahmet.

“Hem bağımsız üye, hem de ucuz, Şam da kayısı..!” yanılgısına kapılıp kendinizi kandırmayın, şirketlerinize altından kalkılamayacak “fırsat maliyetleri” yüklemeyin,

Hele hele etkisiz ve yetkisiz bir sürü “misyonu bitmiş -mış gibi yapanların” gerçekten üretmek için çırpınan, deneyen, yanılan ama vazgeçmeyen asıl “değer üreticilerinize” musallat olmalarına, kayıplarına sebep olmalarına izin asla vermeyin,

Cesur olun, kırın şu zincirlerinizi, hakedene hakkını verin!


Mevzubahis vatan olunca kalan her şey teferruattır ;

Beni takip edenler bilirler; linkedin ortamında “iş ve insan dışı mesajlar paylaşmam, doğru da bulmam”. Ama… bu gün özel çünkü can boğaza dayandı, sabır taşı çatladı, bam teli patladı…

Allah bu mübarek günde tüm şehitlerimize rahmet eylesin, vaadolunduğu gibi yerleri mekanları Cennet olsun. Bulunduğumuz nokta -hık -mık edilecek nokta değildir, herşeyimizle devletimizin ve ordumuzun yanındayız. Artık durulacak değil vurulacak zamandır. Allah yar ve yardımcımız olsun.

Mevzubahis vatan olunca kalan her şey teferruattır. Bu coğrafyada, bu zaman diliminde varoluş mücadelesi veren, bu mücadeleyi verirken de bir yanda tüm ezilenlerin umudu olmaya çalışan, kendini daha ulvi gayeler uğruna ateşe atan bir milletiz. Tarihimiz bu mücadelenin kesintisiz bir şeridi olarak bugüne kadar geldi, kesilmeden de devam edecek inşallah.

Bize düşen beynimizle, ruhumuzla, kalbimizle, vücudumuzla, tüm varlığımızla bu mukaddes mücadelenin bir parçası olmaktır, gerisi teferruattır, laf-ı güzaftır.

Allah Türk Milleti’ ni muzaffer kılsın…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

3 Mart 2020 – Salı, 14:33

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 51… ÇEPERDEN SIZANLAR – 27

Üniversiteli linkedin bağlantılarım ;

Son birkaç aydır üniversite öğrencisi kardeşlerimden gelen bağlantı talebi bayağı arttı, ben de hemen hepsini kabul ediyorum. Neden? ;

Çünkü bu onların yeni dünyayı ne kadar iyi anladıklarını, bilgiye, tecrübeye, sahadaki gerçeklere ne kadar değer verdiklerini, ne kadar erkenden gerçek hayata ve kendilerini bekleyen zorluklara ve rekabete uyandıklarını, ne kadar komplekssiz ve egosuz bir şekilde üniversite sonrasına hazırlandıklarını gösteriyor bana benim gözümle ve bu da beni çok mutlu ve gelecekten umutlu kılıyor.

Toplasanız bir-iki talebe olumlu yanıt vermedim. Neden? ;

Çünkü çok özensiz hazırlanmış profillerdi, çünkü yukarıda yaptığım tüm olumlamaların tersi bir görüntü oluşturuyorlardı, çünkü “-mış gibi” yapıyorlardı.

Bu yıl üniversite sınavına hazırlanan bir genç kızın babası olarak aynı söylemi diğer kardeşlerimle de paylaşıyorum :

Bilgilenin, tecrübeden yararlanın, utangaç olmayın, gerçekleri kabul edin ve ona göre hazırlanın, sorun, sormanın erdemine inanın ve her gün kendinize yatırım yapın. “Yuvarlanan taş yosun tutmaz” ve unutmayın; bu platformda başarılı olarak gördüklerinizin hepsi aynı sıralardan, aynı testlerden geçti.

Yalnız ne olur “-mış gibi” yapmayın, kendinize ve ilişkilerinize gereken itinayı gösterin.

Bağlantılara devam…


Danışmanlık projelerinin en hüzünlü tarafı ;

Danışmanlık projelerinin en hüzünlü taraflarından biri nedir dersiniz? Süreye bağlı bu projelerde kısa bir zaman dilimi içinde çok güzel ilişkiler ve dostluklar kurarsınız, bir sürü insanın hayatına ve kariyerine dokunursunuz, çoğunun işe bakış ve iş yapış tarzını tamamen değiştirir, dönüştürür, onların çok daha yetkin ve etkin olmasına katkı sağlar, zemin hazırlarsınız. Yapıları dönüştürür ve arkanızda “değişim” bırakırsınız, bırakmak zorundasınız. Nihayetlendiğinde üzerinde çalışılan kurumun hayatında değişim etkisi oluşturmayan, kurumları dönüşüme zorlamayan projeler başarılı değildir benim gözümde. Fakat üç ay, altı ay gibi nispeten kısa sürelerin sonunda bir projeyi bitirir, yenilerine yelken açarsınız ayrılmanın verdiği hüzünle.

Dönüşümü ne gerçekleştirir? İnsan. “İnsan” dönüşmedikçe hiçbir kurumsal dönüşüm mümkün veya uzun ömürlü değildir.

Orta – üst düzey çalışanlarının ve kurumsal yapısının dönüşümüne önemli katkıda bulunduğuma inandığım, büyük bir keyifle yürüttüğüm bir süreli projeyi daha hedefine ulaştırmış ve nihayetlendirmiş bulunuyorum. Bu vesile ile Ankara’ nın ve ülkemizin köklü sanayi firmalarından Selnikel’ in yöneticilerine ve çalışanlarına tekrar teşekkür ediyorum, her zaman takipçileri ve destekçileri olmaya devam edeceğim.

Üretmeye, ürettirmeye devam..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

8 Şubat 2020 – Cumartesi, 14:40

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 50… ÇEPERDEN SIZANLAR – 26

“Atmosfere (!)” yatırım şart ;

Bir patron için, dışarıdan bakan “ehil bir üçüncü gözün” yapıya girdikten sonra vereceği en değerli bilgi “şirketin iklimi” hakkındadır. Bu bilgi herşeyden daha değerlidir çünkü mesleki körlüğe yakalanmış, kendi iç atmosferine “at gözlüğü” ile bakan kurumun kendine gelebilmesi için ilk ve en önemli fırsattır.

Eğer bu iklim;

– Adil ve ölçülebilir performans geri bildirimleri üretebiliyorsa,

– Kuruma karşı bir sorumluluk bilinci, insiyatif kullanabilme imkanı doğuruyorsa,

– Çalışanları korkmadan, çekinmeden, “kim ne der, işim ne olur” korkusu yaşamadan inovatif / kreatif çözümler üretebilmeye yöneltebiliyorsa,

– Çalışanların şirket vizyonunu anlamalarını, şirket misyonunu benimsemelerini ve bu uğurda çalışmalarını sağlayabiliyorsa,

– Tüm yapıyı ortak bir hedefe tetikleyebiliyorsa,

– Her bir çalışanın çıtasını azamiye çekecek “standartlar” oluşturabiliyorsa,

bırakın gerisini, bu “atmosfer” sizi uçurur. Bir “yönetim danışmanı” olarak ilk birkaç haftada sadece buna odaklanıyorum, bu öyle bir mesele ki; “tüm sorunların ve çözümlerin başı”.

Patronların ve C-seviyesinin teknik sorunlara odaklanmadan önce bakacakları asıl alan burası. Bu “iklimi” oluşturduğunuzda size büyük gibi görünen pekçok sorunun kendiliğinden ortadan kalktığını göreceksiniz.

“Atmosfere yatırım” şart..!!


“Teşhisinizi” kim yapıyor? ;

Mesele tıbbi bir vaka olduğunda teşhis olmadan tedaviye başlanmıyor, değil mi? Hatta teşhisin doğruluğunu ve güvenilirliğini arttırmak için birkaç hekime de görünüyoruz iyice emin olmak amacıyla. Ayrıca tıbbi uzmanlığa büyük önem veriyor ve rahatlıkla “tıp bir uzmanlık alanı ve ben de uzman değilim” diyebiliyoruz akl-ı selimle.

İş tıbbi vb. olunca kendisi teşhis koymaktan çekinen, “ben uzmanlığa önem veririm” diyenler kendi şirketlerinin, yönetim kurullarının, yöneticilerinin problemlerine gelince, maşallah, hem teşhisi bütün keskinliği ile kendileri koyuyor hem de tedaviye geçiyor, ameliyatlar yapıyorlar bu konulardaki uzmanların bilgi ve tecrübelerine zerrece önem vermeden.

Sonuç çoğu zaman masadan bir daha kalkamayan hasta oluyor ne yazık ki. Hatta ciddi bir hastalığın ilk evresinde olan zavallı şirket ve organları uygun teşhis ve tedavi olmayınca hızla dördüncü terminal evreye ulaşıveriyorlar, bu evrede ise dünyanın en yetkin uzmanlarını getirin, hasta artık iflah olmuyor.

Şimdi tekrar soruyorum; siz “teşhisi” kime yaptırıyorsunuz? Hadi teşhisi doğru koyacak uzmanı buldunuz, kendinizi ve şirketinizi kimin hünerli ellerine emanet ediyorsunuz ameliyat masasında?

Doğru teşhis “en ucuz çözümdür”..!

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

20 Ocak 2020 – Pazartesi, 14:43

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 49… Vitam Impendere Vero – Hakikat Uğruna Hayatını Vermek / Bir Mehmet Akif Analizi

Her okuduğum kitabın başlarında yeralan boş sayfalara sıcağı sıcağına o kitap ile ilgili taze düşüncelerimi tüm samimiyetim ile yazarım ben, neredeyse kendimi bildim bileli. O kadar faydasını görmüşümdür ki bu alışkanlığımın. Bu ayki Jurnal’ im bu alışkanlığımın bir eseri, birkaç aylık bir gecikme ile konuk ediyorum sayfalarıma.

Beni en derinden etkileyen kitaplardan birinin (Mehmet Akif Ersoy, Hayatı – Seciyesi – Sanatı, Mithat Cemal Kuntay, 2018 ALFA Yayınları) son satırlarını alacağım aşağıya, her zamanki gibi noktasına virgülüne dokunmadan. Ama öncesinde tüm açıklığı ile bitirdikten sonraki en sıcak ve samimi düşüncelerim, duygularım;

“Bitirme Tarihi : 17 Ekim 2018 / 00:21

Gözyaşları içinde bitirdim bu kitabı. Her zaman çok değerliydi benim için Akif, gençlik yıllarım Safahat okuyarak geçmişti. Ama bu kitap Akif’ i cisimleştirdi, bedenlendirdi, canlandırdı adeta önümde, elle tutulur hale getirdi ve daha da çok sevdirdi bana, artık çok çok yakınım gibi, ağabeyim, babam gibi Akif.

Ne güzel bir insan, ne inanmış bir adam, ne büyük bir şair, ne muhteşem bir karakter. “Seciyesi ile sanatı içiçe geçmiş birer dağ olan dağ gibi bir adam”. Kitabın sonunda geçtiği gibi; “Vitam Impendere Vero = Hakikat Uğruna Hayatını Vermek”. Akif’ in başardığı işte bu, doğrusu ona da çok yakıştı. Blogumdaki “Kimim Ben?” in bile bir parçası Akif.

Allah ikisine de sonsuz rahmeti ile muamele eylesin, yerleri, mekanları Cennet olsun.”

İşte bu mükemmel eseri gözyaşları içinde bitirmeme sebep olan son satırlar;

“”Vitam Impendere Vero”

Bu Latince lafı, bu Türkçe faslın başında tuhaf görmeyin aziz karilerim (okurlarım)! Bu Latince ibare benim için çok sevimliydi: manasından dolayı değil, sesinden dolayı sevimli.

Rüştiyede Fransızca hocamızın öğrettiği bu cümleyi, çocukluğumda, manasını anlamayarak bir şarkı gibi şahsi bir besteyle okurdum. (Çocukların bir kişiye mahsus olan besteleri malumdur.) Fakat bu güzel şarkının “hakikat uğruna hayatını vermek” manasına geldiğini öğrendiğim gün, ibareden sıtkım sıyrıldı. Sesi o kadar sevimli olan bu cümlenin manası nasıl bu kadar korkunç olurdu? Kelime olan “hakikat” e vücudumun her zerresinde bir başka lezzet olan “hayat” nasıl verilirdi? Böyle düşünmekte, acaba yalnız mıyım, diye evvela korktum. Fakat başkalarına da gizli gizli baktım: Onlar da, aşağı yukarı benim gibi düşünüyorlardı. Demek ki bu cümle yalandı; ve bu yalanı çocukluğumdaki başka yalanların arasına fırlattım attım.

Derken, bir gün, bu ibare bir insan olarak karşıma çıktı. Bu sefer bu insana inanmadım: Bu adam, benim çocukluğumdaki manasız bir şarkıydı; ve ben artık bu şarkıyı sevecek kadar çocuk değildim. Fakat karşımdaki o kadar sahici adamdı ki onun yanında, her ayda bir yıl küçülerek, az zamanda yeniden çocuk oldum. Ve çocukluğumun eski şarkısını yeniden ve bu sefer anlayarak sevdim.

Aziz karilerim, bu adam Akif’ di. “Hakikat uğruna hayatını vermeli” diyen Latin şairi gibi, bu Türk şairi de;

“Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam!”

diyordu. Seciyesi de, sanatı da içiçe duran iki dağdı:

Zulmü alkışlayamam. zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam,

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir aşıkım istiklale;

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale.

Yumuşak başlı isem kim demiş uysal koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boynum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım,

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Altıncı Safahat, s. 65″

O kadar ihtiyacımız var ki hakikat savaşçılarına, hayatını bu yola adamışlara…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

8 Aralık 2019 – Pazar, 16:48

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 48… ÇEPERDEN SIZANLAR – 25

İhracata dayalı büyüme modelimiz ;

Türkiye özellikle merhum Turgut Özal döneminden bu yana “ihracata dayalı bir yapılanma ve ekonomik büyüme modeli” benimsemiş durumda. Arada bir depreşen ve çok değerli kaynakların hebasına sebep olabilen inşaat ve gayrimenkul sevdasını bir yana bırakırsak başarılı sonuçlar da verdi bu yapılanma.

Bu kısmi başarıya rağmen aşağıdaki sorulardan da kendimi alamıyorum :

– Kendi şirketlerimizdeki kurumsallaşmayı ve günümüz dünyasının rekabetiyle başa çıkmamızı sağlayacak kurgu ve kadroyu kurmadan o heyet senin bu heyet benim, o ülke senin bu ülke benim dolaşmanın ne kadar faydası var? Hadi iş aldık diyelim, gerekli ve yeterli mali ve beşeri kaynağa sahip olmadan “uluslararası rekabetin olmazsa olmazı finansal ve yapısal sürdürülebilirliğe” nasıl sahip olacağız? İş bitirmedeki sıkıntılarımız peşimizi bırakmazsa bir sonraki işi nasıl alacağız? Devletin sağlamış olduğu iletişim, mevzuat ve teşvik araçlarının arkasında ne kadar saklanabileceğiz?

– Ya gerçekten “kadro ve kurgusuna yatırım yapılmış şirketlerle” çıkmış olsaydık uluslararası arenaya, ihracatımız bugünkünün kaç katı olurdu? Bir nesil dahi yaşayamayacak yapılarla çıktığımız ihracat yolculuğunun oluşturmuş olduğu “fırsat maliyeti” ne kadardır acaba?

İstisnalara elbette ki büyük saygı duyuyorum, iyi ki varlar. Ama ya diğerleri?


Emeğini satanlar, emek satın alanlar ;

Emeğini Satanlar ;

– Bir değer ürettiğine inanıyorsanız emeğinizi ucuza satmayın,

– Gerekiyorsa son dakikaya, ödenecek son faturaya kadar bekleyin ama emeğinizin değerini yok etmeyin,

– Hayatın iniş ve çıkışlarının çoğu zaman bizi hedefe dümdüz yoldan daha hızlı ulaştırdığını unutmayın,

– İlahi iradenin anlamlı her çabayı eninde sonunda mükafatlandırdığının bilincinde olun.

Emeği satın alanlar ;

– Bir değer üretildiğini görüyorsanız emeğe hakkını verin, verilmeyen o hak eninde sonunda çıkar,

– Emeğin karşılığını vermemeyi ya da mümkün olan en son dakikada ödemeyi düşünüyorsanız, bu sizin itibarınızın ve iş hayatınızın da son dakikası olacaktır, unutmayın,

– Hayatın iniş ve çıkışlarının sizin için de geçerli olduğunu ve emeğin karşılığını hakkıyla vermediğinizde inişlerinizde yapayalnız kalacağınızı ve bir daha çıkamayacağınızı gözardı etmeyin,

– İlahi iradenin anlamlı her çabayı eninde sonunda mükafatlandırdığını, dolayısıyla sizin anlamsız kurnazlığınızın eninde sonunda cezalandırılacağını bilin.

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

15 Kasım 2019 – Cuma, 15:26

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

JURNAL 47… ÇEPERDEN SIZANLAR – 24

Körleşme ;

Eşim düzenli olarak evdeki küçük halıları, yollukları yıkamaya verir ve her defasında da bir tanesini unutur ne hikmetse Dün de benzer bir durumla karşılaşınca ben “danışmanca” bir değerlendirme yaptım, o da haklı buldu beni nihayetinde.

İnsan her gün “çiğnediği (!!)” bir nesneyi ister “şartlanma”, ister “mesleki körlük”, ister “algıda seçicilik” deyin görmeyi “unutabiliyor”, “yok sayabiliyor”. “Sen göstermeseydin hala farketmemiş olacaktım.!” dedi kusuru kendinde bularak. Oysa hepimiz çok benzer durumları her gün işyerlerimizde; işimize, çalışanlarımıza, üçüncü partilere, müşterilerimize vs. karşı yaşıyor ve zamanla “kendi farkındalığımızı” kaybediyor, kendi gerçeklerimize karşı “körleşiyoruz”.

Çare : “dışarıdan bakan gözlerden”, “danışmanlardan”, “akil adamlardan” destek almak. Bizim “gerçeklerimize” bir de onlar baksın, “at gözlüklerimizi” kendi ellerimizle çıkartalım, hem de en “rahat” olduğumuz dönemlerde, sadece kriz zamanlarında değil. Patronlar, üst düzey yöneticiler, yapılar zamanla “kendilerini” görmez olurlar, dışardan birilerinin “onlar adına” görmesi gerekir kurumları, çalışanları, süreçleri, performansı. Emin olun bu çok “kolaylaştırır işinizi yönetmeyi”, maliyeti de kazandırdıklarının yanında devede kulak kalır.

Bunu yapabilmek bir “zaaf” değil, “güçtür”.


Para mı, Bilgi mi, Hikmet mi? ;

Çok değerli arkadaşlarım Levent Sümer ve Emrah Mazıcı ile yazışırken çıktı bu konu ortaya ve paylaşmak ihtiyacı duydum.

Eğer aldığımız eğitim ve yaşadıklarımız üçünü birlikte kazandırsaydı bize ne mükemmel olurdu, değil mi? Ama gerçek hayat bu üçüne farklı yollardan ulaştırıyor bizi ve çok büyük ihtimalle de üçünün rotaları “birbirlerini tamamen dışlar bir şekilde” çiziliyor. Parayı, bilgiyi ve hikmeti aynı anda elde edebilen, beslendikleri kaynaklar bu üçünün de edinilmesine hizmet veren o kadar az insan var ki, özellikle günümüzde. “İster kartezyen, bölen / parçalayan eğitim anlayışı deyin, ister vahşi kapitalizm deyin, ister küreselleşme” deyin, sonuç aynı kapıya çıkıyor;

– Bilgi (çoğunlukla) para kazanmaya ve hikmet ehli olmaya yetmiyor, para kazanmak için (çoğunlukla) bilgiden başka yetenekler (!!) gerekiyor ve insana yaradılış amacını ve insanlığını kazandıran hikmet ise kimsenin zaten umurunda değil, anlamı dahi bilinmiyor.

Bu ayrımın farkında olmanın özellikle geleceğini çizmek isteyen gençlerimiz için önemli olduğunu düşünüyorum. Şunu bilmeliler; üniversite bitirmenin amacı sadece para kazanmak ise büyük hayal kırıklığı yaşayacaklar ve mutsuz olacaklar, sonraki masterlar, doktoralar da cabası.

Mutluluk bilgi ve hikmette…

Selamlar;

Lütfullah Kutlu

3 Ekim 2019 – Perşembe, 14:54

JURNALLERİM içinde yayınlandı | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın